Hürriyet Pazar Haberleri

    Dünyanın en korkutucu adamından insanlık dersleri

    Çınar OSKAY coskay@hurriyet.com.tr
    16.09.2017 - 09:50 | Son Güncelleme:

    Norveç’in hikâyesi bir nevi peri masalı... Kendi halinde, dışa kapalı, her yere uzak ve fakir bir ülkenin sınırları içinde bir gün petrol bulunur... Ve herkes mutlu olur... Peki ya sonra? Norveç, bugün eşitlikçi, mutlu, zengin bir ülke... İskandinav refahının, refah toplumunun tipik bir üyesi. Ama dünyayı, bugün İskandinav modeline çeken unsur bu refah meselesi değil! Bu ülkelerden son yıllarda fışkıran edebiyat ve dizi furyası, daha çok konuşuluyor... Bunlar akla hayale gelmeyecek vahşilikte şiddet, cinayet, suç öyküleri... Tüm dünya ‘Ejderha Dövmeli Kız’ı biliyor. ‘Köprü’ isimli televizyon dizisini de izlemişsinizdir... İşte refah, mutluluk ve özgürlük sıralamalarında illaki ilk beşe yerleşen İsveç, Danimarka, Norveç, Finlandiya’dan çıkan böyle nice eser var. En büyük ihraç ürünleri, ödünüzü koparacak şiddet öyküleri... Ve bu türün kralı da Norveçli Jo Nesbo... ‘Ejderha Dövmeli Kız’ın yazarı Stieg Larsson esrarengiz biçimde öldükten sonra İskandinav Noir’ı (kara polisiye) denilen bu türün tahtına Nesbo oturdu. İlginç bir hikâyesi var Nesbo’nun. Norveçli eski bir futbolcu ve rock yıldızıyken, evine kapanıp suç öyküleri yazmaya başlamış ve artık tüm dünyanın tanıdığı büyük bir kahraman ortaya çıkarmış. Harry Hole isimli, biraz serseri bir polis dedektifi bu... Harry Hole’un son maceralarından ‘Hayalet’ Türkçede henüz yayımlandı. Ve bana da, Nesbo’nun Türkçedeki yayıncısı Doğan Kitap’tan “Jo Nesbo seni Oslo’ya akşam yemeğine davet ediyor” diye bir öneri geldi. ‘Dünyanın en korkutucu adamıyla’ akşam yemeğine hayır diyemezdim. Hem bakalım orası gerçekten ‘periler ülkesi’ mi yoksa ‘karanlıklar diyarı’ mıydı? İskandinavya, onca aydınlık ve iyiliğin gizlediği, kasvetli bir bilinçaltının yansıması mıydı? Bunu en iyi yanıtlayacak kişi, ülkesinin en tanınan temsilcisi Nesbo... Ona göre ‘dünyada masumiyetini hâlâ koruyan bir adacık’ olan Norveç’in, dünyaya aslında neyi anlattığını konuşmaya işte böyle başladık...

    Fotoğraflar: Murat ŞAKA

    Daha önce bir Türk’le tanışmış mıydınız?
    - Oslo’da bir-iki arkadaşım var. Hatta birinin adını kitabımda kullanmıştım: Emir. Bar sahibiydi kitapta. Arkadaşlarımın adını kullanırım hep, kötü adam olmayacaksa izin veriyorlar.

    Sever misiniz yabancıları burada?
    - 1970’lerde başladılar gelmeye. O zaman egzotik bulurduk. Baharat, meyve, hiç görmediğimiz şeyler getirirlerdi. Norveç, 1980’lere kadar Avrupa’nın banliyösüydü, çok fakirdi; kimse buraya adımını atmazdı. Norveçlilerin başka ülkeleri gezecek parası yoktu. Biz Avrupa Birliği’ne üye olmadık, kapalıydık hep. Yeni görüyoruz yabancıları.

    Nasıl bir şey Norveçli olmak? “Biz kimiz? Avrupalı mıyız, başka bir şey mi” gibi kimlik meseleleri var mıdır? Bizim hayatımız böyle geçti. Gerçi bu bizde biraz melankolik bir duygudur. Siz ise her yıl dünyanın en mutlu ülkesi seçiliyorsunuz...
    - Doğduğu yeri normal kabul ediyor insan. Buranın istisnai bir yer olduğunu dünyayı gezince anladım. Bizde inanılmaz bir toplumsal uyum vardır. Siyasi partiler tartışır durur ama aslında hepsi özünde sosyal demokrattır. Bence mutluyuz ve bunun sebebi eşitlikçi bir toplum olmamız.

    Ne anlıyorsunuz ‘eşitlikçi toplum’dan?
    - Mesela ben gençken, şimdiki gibi sevimsiz zengin tipler yoktu ortada. Kimse ne yoksuldu ne zengin. Bu 1980 ve 90’lardaki ‘petrol patlamasıyla’ değişti. Ama yine de eşitlikçi tavır kaybolmadı.

    Nasıl?
    - Eski bir başbakan, bir arkadaşımın arkadaşıydı. O, korumaları, biz, hep birlikte ormana gider, bisiklete binerdik. Bir gün kırmızı ışıkta durduk. Bir araba yanımıza yaklaştı, camı açtı. Adam, başbakana ismiyle hitap ederek, 7-8 yaşındaki çocuğu için durduğunu belirterek el salladı. Biz de “Merhaba” dedik. Bodyguard’lar 100 metre gerideydi. Hiç karışmadılar, sorun çıkmayacağından eminlerdi. Bu tür şeylerin ne kadar sıradışı olduğunu sonraları anladım. Norveç masum bir ülkedir; hâlâ da öyle.

    Dünyanın en korkutucu adamından insanlık dersleri

    Nedir sizin farkınız?
    - Bizde hiç kapitalizm yaşanmadı. Bunca fiyord, yüksek dağ büyük sanayiye izin vermedi. İsveç’te, Danimarka’da büyük aileler, asilzadeler, büyük şirketler ortaya çıktı. Bizdeyse sadece küçük aile şirketleri vardı. Büyük krallarımız bile pek olmadı.

    Peki sıçramayı nasıl yaptınız? Petrol mü her şeyin sırrı?
    - Bence sıçrama filan yapmadık. Petrolümüzü bile kendimiz değil, Amerikalılar buldu. Bizim büyük buluşlarımız, ciddi katkımız olmadı dünyaya. Ama iyi yaptığımız bir şey vardı: Adalet ve eşitlik. Petrol gelirini halka eşit dağıtan tek petrol zengini ülke burasıdır. Chavez’in sosyalist Venezüelası’nda bile kimse petrolün hayrını görmedi.

    Dinin yeri ne hayatınızda?
    - Protestan kilisesi geçmişte etkiliydi. Artık değil.

    Dünyanın en mutlu ülkesinin mutluluk kaynağı ne peki?
    - Ölüm korkusuyla geliyoruz dünyaya. İnsanların dinin tesellisine ihtiyacı var. Ama önemi azalıyor gibi. Burada insanlar bir aile gibi hissediyor kendini. Sürünün parçası gibi... Yolsuzluk neredeyse yoktur. Mükemmel değil ama adil bir toplumuz. Mesela Yunanistan’la karşılaştırabilirim. Her yaz kaya tırmanışına gittiğim için biraz biliyorum oraları.

    Aa, nereye gidiyorsunuz?
    - Kalimnos’a.

    Yapmayın yahu, tam Bodrum’un karşısı, burnumuzun dibi...
    - E gelseydin ya, dünyanın belki de en iyi kaya tırmanışı orada yapılır. İşte Yunanistan’da insanların hiç vergi vermek istemediğini fark ettim. Sonra anladım ki vergilerinin ya zenginlerin cebine ya yolsuzluğa batmış hükümetin cebine gideceğini düşünüyorlar. Bizde belki 1500 yıldır bu güven vardır. Bir toplumun parçası olmak, hayatı güzelleştirmek için katkıda bulunmak...

    Ne güzel, rüya gibi şeyler bu söyledikleriniz. Biz durmadan bunları konuşur, hayal ederiz ama görmeden öleceğimizi de biliriz. Hoş bir duygu olmalı.
    - Evet, ama bunun dışındaki her şeyde de, futboldaki gibiyiz. Berbatız yani!

    O serseri dedektifte benden de parçalar var

    Peki bu kadar mutlu, huzurlu bir toplumdan nasıl böyle dehşet romanları çıkarıyorsunuz? İskandinav kara polisiyesini sosyalizm idealinin çöküşüyle açıklayanlar var. Bu akım ‘rüyanın sonu’nu yansıtıyor diyenler...
    - Hayatta şunu gördüm... İnsanlar tesadüf faktörünü çok küçümsüyor. Her şeyin gerisinde derin, manalı bir açıklama olmayabilir. Yazmak, içinde yaşadığın toplumdan ziyade, okuduklarına verdiğin bir tepkidir. Biz global suç janrının devamıyız.

    ‘Hayalet’, Türkiye’de yeni çıktı. Eserlerinizin arasındaki yeri ne?
    - Daha samimi, bir oda konseri gibi... Kahramanım Harry Hole, Oslo’ya döner ve hep orada kalır. İlk romanlarda Harry bir kamera gibidir, dünyayı onun gözünden görürüz. Burada ise artık kameranın önüne geçmektedir.

    Harry Hole, 20’nci yılına girmiş, dünya çapında kutlamalar, etkinlikler var. Onu yaratırken şunu söylemişsiniz: “İki seçenek vardı; ya klişe olmayan bir tip yaratacaktım ya da var olan klişeyi iyileştirecektim. Ben ikincisini seçtim.” Nasıl iyileştirdiniz klişeyi?
    - Klişeleri aşamayacağımı anladığım anda onlara sarılmam gerektiğini anladım. Yalnız, alkolik, çapkın adam bir klişe, doğru. Ama ne yapayım? Harry öyle bir adam! Ben de onu daha çok içirmeli, daha deli, daha çapkın yapmalıydım.

    Sizin gibi mi biraz?
    - Fiziksel olarak benzemiyoruz ama tabii ki benden parçalar var. Yıllar sonra anlıyorum bu benzerlikleri.

    Dünyanın en korkutucu adamından insanlık dersleri

    Oslo’da her şey yaşanamaz ama İstanbul’da neler neler olur!

    Türkiye’ye gittiniz mi?
    - Bir kez gidip birkaç gün gezmiştim. Asya, Avrupa, Ortadoğu’nun tüm etkileri var. O kadar çok senaryo üretilebilir ki İstanbul’da. Oslo’da “Hadi canım, burada asla böyle bir şey olmaz” dersin ama İstanbul’da neler olur!

    Eh, yazın da olsun o zaman...
    - Önce çok iyi tanımam gerekir. Harry’i oraya gönderebilirim ama şehri çok iyi bilmesi gerekir.

    Biz ağırlarız Harry’yi. Bence çok eğlenir! Bu arada, romanınız ‘Karadam’ filme çekiliyor. Büyük bir Hollywood prodüksiyonu. Heyecanlı mısınız?
    - Bilmiyorum, görmedim, hiçbir fikrim yok.

    Fragmanını görmüşsünüzdür...
    - Aslında görmedim.

    Eh, her yerde var. Merak etmiyor musunuz?
    - Bir ara izlerim, kızlarım izleyip beğenmiş.

    Michael Fassbender iyi bir Harry olmuş bence. Görmeniz lazım. Uğur mu yapıyorsunuz yoksa?
    - Şu anda roman yazıyorum, dikkatimi dağıtabilir. Kendi yarattığım dünyanın içindeyim. Filmdeki benim değil, yönetmen Thomas Alfredson’un dünyası olacak. Kafamın karışmasını istemiyorum.

    Martin Scorsese istemiş galiba bu filmi...
    - Yıllarca “Martin Scorsese aramadıkça kitaplarımın filme çekilmesini istemiyorum” dedim. Sonunda aradı! Okuyucularımla benim aramda mükemmel bir Harry var, büyüyü bozmak istemiyordum. Scorsese filmin yapımcısı oldu, ona da hayır diyemezdim.

    Korkutucu görünüyordu fragman. Bu tür filmlerde ben koltuğun arkasına saklanırım. Siz de korkar mısınız?
    - Hem de nasıl! Herkesten daha çok. Çünkü aklıma gelenlerle daha da fenalaşıyor iş. Gördüğüm şeyden daha korkunç bir hal alıyor.

    Toplumsal kuralları sağlamlaştırmak için onları en ekstrem hallerde de uygulamak gerekir

    Söyleşiyi Norveç’le kapayalım. Altı yıl evvel tüyler ürpertici bir katliam yaşadınız. Anders Breivik, 77 kişiyi öldürdü, şimdi hapiste. Norveç’te tutukluların muazzam rahat koşullarda yaşadığı biliniyor. Şimdi Oslo Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi lisans programına kabul edilmiş. Muhtemelen bir noktada çıkacak hapisten. Biraz fazla mı medenisiniz acaba? Bu soruyu hiç soruyor musunuz kendinize? Adam bir cani!
    - Evet bu biraz ekstrem. Ama toplumsal kuralları sağlamlaştırmak için onları en ekstrem hallerde de uygulamak gereklidir. Biz suçlulara insan gibi davranırız. Bu her vakada böyledir. Duygusal anlamda kabullenmesi zor olanlarda da. Bunlar sisteme inancı, kuralların gücünü gösterir herkese.

    Benzetmemi maruz görün, biraz ‘Şirinler’i andırıyorsunuz. İdeal bir toplum, pozitif, iyimser, eşit... Keşke her ülke böyle olsa... Ama dünya pek bu yöne gitmiyor. Tersine daha kötüleşiyor. Popülist, otoriter dalganın, ırkçılığın buraya gelmesine nasıl engel olacaksınız?
    - Maalesef geldi bile. İnsanlar pek değişmiyor. Norveçli Nobel’li bir yazarın 2’nci Dünya Savaşı öncesi yazdığı bir kitabı okuyorum. Her şey, faşizme giden yol tıpkı bugün gibi. Norveçliler de dünyaya benzer bir tepki verecektir, belki daha yavaş olacaktır. Ama bununla mücadele edebiliriz.

    Sırada ne var sizin için? Rüyanız ne?
    - Öğrenmek... Hep şüphe duyarak öğrenmek... Gazeteci olduğunuz için beni kibarca dinlediniz. Ben sizin yerinizde olsam benim gibi bir suç romanı yazarının söylediklerine şüpheyle yaklaşırdım. Birçok büyük söz sarf ettim. Aslında kişisel bilgeliğe, büyük cevaplara inanmıyorum. Öğrenmeye, meraka, araştırmaya inanıyorum. Böyle kalmak istiyorum. Yanlışlarımı görebilmeyi ve fikrimi hep değiştirmeyi istiyorum. 

    Evimde değil kafedeki favori masamda çalışırım

    Bir gününüz nasıl geçer?
    - İlk işim, uyanınca nerede olduğumu anlamaya çalışmak oluyor! Başka bir kentte miyim, bir otelde miyim? Oslo’daysam ya kaya tırmanışına giderim ya bir söyleşiye, beyin fırtınası seansına... Romanlar için çok çalışırım. Evde, nefis Oslo manzaralı, harika bir çalışma odam var ve yeryüzünde işe konsantre olamadığım tek yer orası! O yüzden laptop’umu alır, bir kafeye giderim. Orada favori bir masam var. Biri oturuyorsa yakınına konuşlanır, kalkana kadar psikolojik baskı yaparım. Bazen de izin isterim, tanır, verirler.

    Herkes tanır mı sizi sokakta?
    - O kafede tanır, anlayış gösterirler. Demin gördüğünüz gibi. Kimse rahatsız etmez genelde.

    Filmlerden ‘Baba’, dizilerden ‘Mad Men’, kitaplardan ‘American Psycho’...

    Sizi yerinizden zıplatan birkaç kitap söyler misiniz?
    - Bret Easton Ellis’ten ‘American Psycho’, Jim Thompson’dan ‘The Killer Inside Me’ , Nabokov’un ‘Lolita’sı, Jean Genet’den ‘Hırsızın Günlüğü’, Charles Bukowski’den ‘Ekmek Arası’.

    TV dizisi?
    - ‘Mad Men’ ve ‘Wired’...

    İskandinav dizileri? ‘Borgen’, ‘The Bridge’, ‘The Killing’?
    - Fena değiller.

    ‘Ejderha Dövmeli Kız?’
    - Yani, bir şey demeyeyim...

    Film?
    - Klişe olacak ama ‘Baba’ serisi. Başka film söylersem yalan olur. Bir de ‘Starship Troopers’. Harry de bu filmin hayranıdır çünkü bütün eleştirmenler hakkını yemiştir. Çoğu kişi, içindeki politik hicvi görmez.

    Dünyanın en korkutucu adamından insanlık dersleri
    Nesbo, gençlik yıllarında umut veren bir futbolcuydu.

    Bizde hiç star olmaz; yeteneksiziz ama çalışkanız

    İyi bir futbolcuymuşsunuz gençken. Ne oldu?
    - Sakatlandım. Doğduğum şehirde hâlâ, müthiş bir oyuncu olduğumu anlatırlar ama unutuyorlar ki 17-18 yaşında müthiş futbolcu denenlerden bir şey çıkmaz. O yaşta milli takıma giren yetenekler bile çoğu zaman olgunluk yaşına kadar kaybolur gider. Sakatlanıp bırakmasaydım solar giderdim ben de.

    Boş verin canım bu teoriyi... Efsane yürüsün...
    - Eh tabii sevenlerimi hayal kırıklığına uğratmak istemem...

    Bizim Cumhurbaşkanımız da gençliğinde futbolcuymuş, bırakmak zorunda kalmış. Bu yarıda kalan futbolculuk nasıl etkiliyor insanı?
    - Hahaha! Bilmem, sen söyle...

    Biraz evvel Fenerbahçe’den söz ettik. Türk takımlarını izliyor musunuz? Nasıl bakıyorsunuz bize?
    - Çok iyi oyuncularınız var. Bizde hiç star olmaz. Sadece çok iyi çalışan, antrenörü dinleyen ve organize takımlarımız vardır. Takım oyunu bir Norveç geleneğidir. Yeteneksiz ama çalışkan...

    Futbol, sonra rock star’lık ve şimdi edebiyat! Bu ne yetenek böyle? Çok mu çalışkansınız yoksa bir dâhi mi?
    - Yetenekli olduğum alanlar hep görünen şeylerdi. Birçok konuda bayağı kötüyüm. Mesela aşırı kötü araba kullanırım ve bunu itiraf eden tek erkeğim!

    Bunu diğer erkekleri yatıştırmak için mi söylüyorsunuz?
    - Evet! (Gülüyor)

    Etiketler: Jo Nesbo
    

      EN ÇOK OKUNAN HABERLER

        Sayfa Başı