« Hürriyet.com.tr

Dünyaca ünlü hazineye ev sahipliği yapan mütevazı bir kent UŞAK

Hiçbir zaman büyük savaşlara sahne olmadı, büyük kumandanlar burada iz bırakmadı, imparatorluklar burayı başkent yapmadı... Ne var ki Lidya soyluları kutsal Gediz Nehri kenarında gömülmek istediler ve bütün zenginlikleriyle bu topraklara karıştılar.

Reyan TUVİ
X
Bugün bu topraklardan çıkarılan, uzun, karmaşık ve heyecanlı bir serüvenin baş kahramanı Karun Hazinesi, günümüzün sanayi kenti Uşak’ta. Birçokları bunu bilmiyor. Birçokları da geçip gidiyor. Bu şaşaalı hazinenin parıltısına ev sahipliği yapan mütevazı Uşak Müzesi, aslında Türkiye’de birçok popüler turistik noktadan daha fazla ilgiyi hakediyor.

Uşak’ın dünyaya tanıtılması için ciddi girişimleri olan, tutkulu ve birikimli Vali Ali Fuat Güven’in bu kentten geçip gidenleri durdurmak için bir düşüncesi var. Karun Hazinesi eserlerinin fotoğraflarını, devasa posterler halinde, kentin üzerinde bulunduğu anayol boyunca asmayı planlıyor. İşte o zaman, bu kentten geçip gitmek imkansız olacak.

Aslında bütün dünya bu hiç de turistik olmayan kenti, yüzyıllardır ancak müzelerde ya da müzayedelerde rastlanan Uşak Halıları’yla tanıyordu. Son 10 yıldır ise Karun Hazinesi serüvenini takip etmiş olan meraklılar bir diğer ünlü yönünü de keşfettiler. Yerli ya da yabancı turist için, Uşak’ta, Karun Hazinesi’nin de içinde bulunduğu, bir günlük konaklamalı bir şehir turu, umulmadık ilginçlikte olabilir.

ŞEHİR TURU

Uşak, konumuyla İç Anadolu’yla Ege arasında bir geçiş noktası. Yer yer iki bölgenin de kültürel özelliklerini burada görmek mümkün. Cumhuriyet Meydanı’ndaki Ulu Camii’nin, kitabesi olmadığından, yakınındaki çeşmenin yapılış tarihi olan 1419’dan kalma olduğu tahmin ediliyor. İçine girmeyi ihmal etmeyin. Perdeli mihrabı ve çiçekli madalyonları dikkat çekici. Ulu Camii’nin hemen karşısındaki, 1960’lara kadar ayakta kalabilmiş olan yapı Hacı Gedik Han, şapka dolusu sarı liraya yaptırılmış. Eskiden köylüler ve tüccarlar buraya hayvanlarını bağlar, yörenin meşhur üzümü olan, Karahallı’nın Paşalar Köyü’nde yetişen Paşalar Üzümü’nün borsası kurulurmuş.

Meydanın bir köşesinde köylerinde yetiştirdikleri doğal ürünleri satan köylüler sıralanmış; iplere dizilmiş küçük bamyalar mutlaka dikkatinizi çekecektir. Ayrıca kentin birçok yerinde, özellikle çarşı civarında, yuvarlak köy ekmekleri satılıyor.

Yine meydanda Bedesten var. İtalyan bir mimar tarafından 1901 yılında, iki katlı ve 30 odalı olarak kesme taştan yapılmış. 1980’lerde restore edilerek, Sarraflar Çarşısı haline getirilmiş. Bedesten’in bulunduğu meydanda dikkat çeken bir başka yapı, Arasta. Uşak Valisi Ali Fuat Güven’in girişimiyle, zevkli bir şekilde restore edilmiş Arasta’nın kuyumcu dükkanları, adeta Karun Hazinesi’nin geleneğini sürdürüyor. Bugün kentte tam seksen kuyumcu var.

Kentte, uzun bir süredir dünyaca ünlü eski Uşak halılarına rastlanmadığı gibi, Osmanlı mimari özelliklerine sahip evlere de pek rastlanmıyor. Bugün görülebilen eski Uşak evleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalma. İlk katı taş, ikinci katı ahşap, bu cumbalı evler, Aybey, Işık, Karaağaç ve Kurtuluş mahallelerinde sıralanıyor. Bu mahallelerde dolaşırken, tek başlarına bir hayat sürseler de evlerini bir türlü terk edemeyenlere ya da bunu göze almış olup, yine de hálá apartman dairelerinde mutlu olmayı başaramamış olanlara rastlayabilirsiniz. Evin damüstü denilen yerinde kışa hazırlık için, tarhana, bulgur yapılır, sebzeler kurutulur. Yaz mevsiminde bu mahallelerde dolaşmak, geleneksel Uşak yaşamının görüntüleriyle karşılaşmak demektir.

Uşak’ın eski kısmında yer alan ve bir süredir tadilatta olan Atatürk ve Etnografya Müzesi, bir Osmanlı dönemi yapısı. Müzenin açık olup olmadığını, son derece profesyonel bir zihniyetle çalışan Uşak İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden öğrenebilirsiniz. 0276 223 38 71

Kentin en çarpıcı yapısı, kuşkusuz, 1870’lerde Afyon-İzmir Demiryolu hattı yapılırken Fransız Şirketi mühendislerinin konaklaması için inşa edilen ve bugün Uşak’ın köklü ve girişimci ailelerinden Dülgeroğulları’nın kentin turizmine katkıda bulunabilmek için restore ederek hizmete sundukları, Otel Dülgeroğlu. Bugün, Paşa Hanı ya da Taş Han olarak da bilinen bina, Tiritoğlu Mehmet Paşa tarafından bir Fransız mimara 1898’de üç bin altına yaptırılmış.

Uşak önemli bir sanayi kenti. Her adımda bunu hissettiriyor. Kentlerin her fırsatta size zevkle anlatacakları birçok ilke imza atmış. Türkiye’nin ilk şeker fabrikası, Anadolu’da ilk elektrik kullanılan kent, Anadolu’da ilk banka şubesi... 1913’te, Cumhuriyet öncesinde Türkiye’de yapılan sanayi envanteri sonucu, 13 tekstil fabrikasından üçü Uşak’taydı. Bugün kentte irili ufaklı tam 500 fabrika var. Türkiye’deki gazlı bezin yüzde 95’i, battaniyenin yüzde 85’i Uşak’ta üretiliyor. Türkiye’deki pazar payı yüzde 70 80’e ulaşan deri üretimiyle, Uşak önemli bir merkez. Ancak bugün sayısı, 350’yi aşan tabakhanelerin sadece yüzde 15’i çalışıyor. Sağcan Leather’ın sahibi üçüncü kuşak Nurettin Sağcan, Çanlı Tabakhane Sitesi’ndeki fabrikasında dericilerin kendi bindikleri dalı kestiklerini, Rusya gibi büyük bir pazarı kalitesiz deri imalatıyla, kötü boya kullanarak kaybettiklerini söylüyor. ‘Rusya’da, burada Türk malı satılmaz, yazısını kendi gözlerimle gördüm. Şimdi bir de Çin’le rekabet etmek zorundayız’ diyerek dertleşiyor.

UŞŞAK: AŞIKLAR

Civar köylerden ve doğudan aldığı göçün etkisinin yanında, kökeninde Yörük ve Türkmen kültürünün izleri var. Yörük geleneğinden dokumacılık, Türkmen geleneklerinden ise artık sadece festivallerde izlenebilen etkileyici cirit sporu sürüyor. Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nün bugün faal altı cirit kulübü var.

Uşak’ın antik kaynaklarda geçen adı, Temenothyrai. Flaviopolis adını, M.S. 1. yüzyılda Roma’nın Flavius hanedanı tarafından yönetildiğinde alıyor. Kent, Bizans döneminde hálá önemini korurken, yöreye yerleştirilen Türkmenler, buraya ‘aşıklar’ anlamında Uşşak adını veriyorlar. Bu bölgede, M.Ö. 13. yüzyıldan itibaren, Assuvalılar, Hititler, Frigler, Lidya Krallığı, Persler, Makedonyalılar ve Bergama Krallığı hakimiyeti var. Romalılar’ın ardından, Bizanslılar var. 1076’da da, Türkmenler burayı ele geçiriyorlar. Kent, Anadolu Selçukluları, Haçlılar ve Bizanslılar arasında birkaç kez el değiştiriyor. 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti’ne katılınca, Germiyanoğulları buraya yerleşiyorlar. Kentin Osmanlı topraklarına katılması 1429’da.

Uşak zaman zaman sanayi kenti olmanın da sıkıntısını çekiyor. Şehrin içinden geçen Dokuzsele Çayı’nı, sanayi atıkları kirletiyor. Çay, geçtiği yerlerde ekili alanlara zarar veriyor, çevre kirliliğine ve kötü kokulara neden oluyor. Özellikle Uşak’a 28 km. mesafedeki, Ulubey ilçesinden başlayarak 75 km boyunca devam eden ve dünyanın en büyük kanyonlarından biri olduğuna inanılan Ulubey Kanyonu’ndan da geçen bu dere nedeniyle, bu doğa harikası ziyaret edilemiyor. Ancak, bu amaçla yapılan arıtma tesisi bitmek üzere.

Ulubey yolunda, Sülümenli Köyü’nün yakınlarındaki Blaundos’u günbatımdan hemen önce ziyaret etmek daha etkileyici. Surlarla çevrili bu şehir, Makedonyalılar tarafından kurulduktan sonra, Bergama Krallığı’na bağlanmış ve askeri sınır şehri olmuş. Bergama Krallığı’nın Roma İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle, Roma yönetimine girmiş. Bu antik kenti çevreleyen ve Ulubey Kanyonu’na açılan vadiler boyunca birçok kaya mezarı var. Blaundos Uşak’ın 30 km güneyinde, Denizli yönünde. Yine Uşak, Sivaslı ilçesi yakınındaki Selçikler Köyü’nde, M.S. 9. yüzyılda yakın çevresindeki kentlerin piskoposluk merkezi haline gelen ve en görkemli çağını Bizans döneminde yaşayan Sebaste antik kentinin kalıntıları var.

Uşak’a 60 km. mesafedeki Eşme, kendi adıyla anılan kilimleriyle ünlü. Yılda 120 bin metrekare kilim dokunuyor. Her yıl bir Kilim Festivali var.

KÜÇÜK AMA DÜZENLİ BİR MÜZE

Küçük olmasına rağmen iyi düzenlenmiş Uşak Müzesi’nde, M.Ö. 6. yüzyıla ait Karun Hazinesi’nin, farklı tümülüslerden çıkarılmış, her biri birbirinden ilginç parçaları sergileniyor. İkiztepe Tümülüsü’nden çıkanlar arasında şunlar dikkat çekiyor; dinsel amaçlı kullanılan ve içine yerleştirilen kömür taneleriyle ses çıkaran insan başlı göbekli kase, altın kaplama göbekli sunu kabı, som altın takılar, horozlu buhurdanlık... Toptepe Tümülüsü’nde ise üzerinde ayakları koç başına dayanmış, aslan kuyruklarına tutunan bir insan figürü olan yonca ağızlı gümüş sürahi hazinenin sembollerinden biri. Eğer hazinenin büyüsünden çıkabilirseniz, Uşak civarındaki kazılardan çıkarılan farklı devirlere ait diğer buluntulara da göz atabilirsiniz. Bugün hazinenin çalındığı boş höyükler ziyaret edilebilir durumda. Uşak Müzesi, her gün, 08:00- 12:00 ile 13:30- 17:30 arası açık. Kurtuluş Mah. Meydan Sok., Uşak, 0276 212 18 41

SARDES

M.Ö. 7. yüzyılda, Anadolu’daki en güçlü devlet, başkenti Sardes olan Lidya’ydı. Gediz ve Küçük Menderes vadilerini içine alan Lidya devleti, Sart Çayı’nın (Paktalos), Tmolos (Bozdağ) Dağı’ndan taşıdığı alüvyonlarda bulunan altından dolayı çok zenginleşmişti. Ticarette de çok ilerleyen Lidyalılar, dünyada ilk kez, altın sikkeleri gerçek değerleriyle bastılar, ekonomi ve ticaret alanında daha da üstün oldular. Hatta bu, son kralları Kroisos’un (Krezüs ya da Karun) ‘dünyanın en zengin kişisi’ olarak anılmasına yol açtı.

Uşak’tan İzmir’e doğru giderken, Sardes’e varmadan, Salihli’den Marmara Gölü ve Gölmarmara Köyü’ne sapılıyor. 15. km.’den itibaren, Bin Tepeler olarak bilinen bu bölgede, M.Ö. 5-6. yüzyılda yaşamış olan Lidya krallarına ait tümülüsler (mezar tepeleri) var. Anadolu’da bulunmuş bu en büyük tümülüslerin içinde en önemlileri, Kral Gyges ve onu takip eden krallar Ardys ve Alyattes’e ait. Sardes her gün 08:00- 18:00 (yazın 19:00) Artemis Tapınağı ise her gün 08:00- 18:00 arası (yazın 20:00) açık. Gerekirse Artemis Tapınağı sorumlusu Engin Bey’den (0543 533 34 70) bilgi alabilirsiniz.


30 yıl süren yuvaya dönüş öyküsü

1970 Temmuzu’nda, Sunday Times muhabiri Peter Hopkirk, arkeoloji tukusuyla tanınan, gazeteci Özgen Acar’ı aradı. Duyduğuna göre New York Metropolitan Müzesi Lidya Kralı Krezüs’ün hazinesini satın almıştı ve deposunda saklamaktaydı. Eğer bu kadar saygıdeğer bir müze böyle bir kaçakçılığa alet olduysa, bunu araştırmaya değerdi. Acar, çalınan parçaların özelliklerini kaçakçılardan öğrendi. Ancak 16 yıl boyunca bu bilgileri saklı tuttu. Eğer açığa çıkarsaydı, Metropolitan Müzesi bunları sergilemekten kaçınacaktı.

Nihayet 1984’te çalınan 363 parçanın 55’i, ‘Doğu Yunan eseri’ adı altında sergilendi ve bir katalog basıldı. Acar, New York’a gitti ve kendisine tarif edilen parçalar hakkında bildikleriyle, sergidekileri karşılaştırdı. İki senelik bir araştırmanın ardından, eserlerin aynı olduğuna karar verdi ve bunu Türk basını yoluyla dünyaya duyurdu. Bunun üzerine Türk hükümeti harekete geçerek Metropolitan Müzesi’ne dava açtı. Altı senelik bir mücadeleden sonra ve zaman aşımına üç gün kala, Metropolitan Müzesi kaybedeceğini anlayınca hazineyi iade etti.

Lidya zenginlerinin gömüldüğü tümülüslerden çıkarılan ve bugün Karun Hazinesi olarak bilinen parçaların bir bölümü, ilk kez 1965’te, Uşak’a 20 km. mesafedeki, Güre’nin Haylaz mevkiinde bulunan, Toptepe Tümülüsü’nden çalındı. Beş kişilik kaçakçı köylü grubunun zeki elebaşısı Ahmet Bülbül’dü. Eserlerin satışından kişi başına 13 bin 500 lira düştü, her biri köyden bir ev aldı.

TÜMÜLÜSÜN LANETİ

Bir yıl sonra, yine Güre’de, bu kez Köprübaşı mevkiinde, 11 kişilik bir ekip tarafından İkiztepe Tümülüsü soyuldu. Eserler, bir öncekine benzer bir yolla yurtdışına satıldı. Yakalanan kaçakçılar, üç ay hapis cezası aldılar. Ancak, tıpkı Tuthankamon’un mezarının laneti gibi, İkiztepe Tümülüsü’ne girenler akıl almaz lanetlere uğramaya başladılar. Elebaşının oğullarından biri boğazı kesilerek öldürüldü, damadı eserlerin satılmasından payına düşenle aldığı traktörün altında kalarak öldü, bir diğer oğlu trafik kazası geçirdi, Durmuş Ersoy felç oldu, yatalak kalarak, acı çekerek öldü. Ekipten, Ordulu Mustafa’nın oğlu ormanda kendini asarak intihar etti. Bütün köy hálá mezarın lanetinden bahsediyor.

1968’de, sıra Aktepe Tümülüsü’ndeydi. Bu tümülüsten çıkıp çalınanlar, diğerleriyle aynı dönemin eserleri olmaları açısından, Türkiye ile Metropolitan Müzesi arasındaki davada önemli bir delil oluşturdu.

1991 yılı başında, dördü Türk ikisi Amerikalı olan ve aralarında Prof. Ekrem Akurgal, gazeteci Özgen Acar ve Uşak Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’nun da bulunduğu, altı kişilik bir ekip, mahkeme kararıyla Amerika’da müze deposundaki eserleri inceleyerek, tespit çalışmalarının detaylı raporunu avukatlara verdiler. En önemli delil, kaçak kazıyı yapanların anlattıklarıydı. 363 parça eser, bazıları mezarlarda bulundukları kalıplarıyla birlikte, Kazım Akbıyıkoğlu tarafından, önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne getirildi, 1996’da da Uşak Arkeoloji Müzesi’ndeki yerini aldı.

KULA

Mirası, ayakta kalabilmiş evleri

Kula Meydanı’ndaki Kartal Lokantası’nda yemek yerken, üzerinde Kula evlerinin fotoğraflarının olduğu bir takvim gözüme çarpıyor. Fotoğraflardan birinde, ‘şimdi yok’ yazıyor. Kula’nın mirası, geleceği; ayakta kalabilmiş tarihi evleri... Son 10 yıldır çok şeyin değiştiği Kula’da, belediye, bu evleri tanıtmanın öneminin bilinciyle, Kula’ya gelen herkesi gezdiriyor. Belediyenin Halkla İlişkiler Sorumlusu Nuran’la birlikte sokaklarda dolaşıyoruz. İstanbul keşmekeşinden kaçıp, eşinin memleketinin yakınlarına yerleşmeye karar vermişler. Gerçekten de Kula, büyük hırsları barındırmayacak kadar sade ve sakin bir yer. Arasta geleneğinin sürdüğü ve özellikle leblebicilerin kümelendiği tarihi esnaf çarşısı, elden geçirilmeyi bekliyor. Küçük bir atölyenin kapısında ‘taze leblebi bulunur’ yazıyor. Kulalılar’a sorarsanız, Çorum leblebisiyle yarışacak kadar iyi leblebi yapıyorlar. Baharatlı, tuzlu, karanfilli, çıtır...

TEK EV GEZİLEBİLİYOR

Bugün Kula’da restore edilmekte olan evlerin içinde restorasyonu tamamlanan tek bir ev gezilebiliyor, Türk Evi. Kula yaşamıyla ilgili fotoğraflar, eşyalar, ve toplanabilen her şey burada sergileniyor. Avlusu ve yukarı katlarındaki ahşap işçiliğiyle, bir Kula evinin nasıl olduğuna dair fikir verebilecek şimdilik tek örnek burası. Pazartesi hariç her gün 08:30-17:30 arası açık. Buranın sorumlusu İsmail Bey, Kula leblebisi ve kendi yaptığı nefis turşuları satıyor. Kenan Evren Mah.86.Sok. No.3-6, 0236 816 70 09

Türk Evi’nin hemen karşısındaki Kenan Evren ve Etnografya Müzesi’nde yine Kula yaşamına dair eşyaları ve bir evin kiler kısmının nasıl kullanıldığını görebilirsiniz. Ancak, soğukluk da denilen evin bu bölümünde yakın bir zamana kadar sergilenen, güzelim eski Kula halılarını göremeyeceksiniz. Bir zamanlar bütün dünyanın hayran olduğu ve Smyrna (Kula) olarak tanınan halıların buradaki örnekleri maalesef çalındılar.

Zaferi Mahallesi’nde 28 numaralı evde Naime ve Yılmaz Çınar yaşıyor. 1860’lardan kalan bu Rum evi, Kula’nın en ünlü evlerinden. Gerek dış cephesindeki süslemelerin görkemi, gerekse Naime Hanım’ın evinin kapısını çalanları memnuniyetle içeriye buyur etmesi, Çınarlar Evi’ni farklı bir yere koyuyor.

Bu Rum evinin biraz ilerisindeki, 1800’lerden kalma kilisenin hemen karşısında, Mustafa Şapçı Sokak’ta yine Kula’nın ünlü evlerinden mavi boyalı Papaz’ın Evi var. Saruhanlılar zamanından kalma 1480 tarihli Kurşunlu Cami’nin yanındaki sokaktan girince, boyacı Zekeriya Bey ile Nuriye Hanım’ın, Cami Cedit Mahallesi’ndeki evine varılıyor. Burası da Kula’nın ilk pansiyonu olma hazırlığı içinde.

LAVLAR ÜZERİNDE YÜRÜYÜŞ

Yerbilimciler bu bölgeyi ‘Kula Volkanizması’ olarak adlandırıyorlar. Daha dün sönmüş izlenimi veren volkan konileri, Türkiye’nin en önemli ve en genç oluşumları. Divlit Yanardağı, kent merkezine oldukça yakın. Simsiyah lavlar boyunca, kilometrelerce yolculuk etmek mümkün. Hatta Kula Belediyesi’nin turizmi canlandırmak amacıyla yaptığı planlar içinde, bu lavlar üzerinde bir yürüyüş bandı açmak da var. Yörenin bu çarpıcı özelliği eski çağlardan beri ilgi çekmiş. Özellikle 2000 yıl önce buradan geçen ünlü Amasya’lı tarihçi Strabon, Geographika’sında buraya Yunanca ‘Yanık Ülke’ anlamına gelen, ‘Katakekaumene’ adını vermiş.

Volkanik bölge, 600- 700 m. yükseklikte bir yayla üzerinde. Bu alanda 68’den fazla genç volkan konisi var. Volkanik hareketlenmeler üç evrede meydana gelmiş. Burgaz volkanikleri 1.1 milyon yıl, Elekçitepe Volkanikleri 200- 300 bin yıl, üçüncü ve en yeni olan Divlittepe Volkanikleri ise 12 bin yıl önce faaliyet göstermiş. Özellikle Divlittepe Volkanikleri’ndeki volkan konileri, kraterler ve lav akıntıları, gerçekten de dün olmuş gibi. Vadi içinde akarak kilometrelerce yol alan lav akıntıları, bu hissi veren en belirgin özellik. Simsiyah, sert ve sivri oluşumların üzerinde bitki örtüsü görmek mümkün değil. 60 kilometrekarelik alana yayılan kraterlerden püskürmüş lavlar ve cüruflar, oldukça dağınık ve karmaşık. Bu nedenle üzerinde yürümek çok güç. Divlittepe’nin diğerlerinden farkı, koyu siyah rengi, bazaltlarının son derece akıcı olması. Bu akıcılığı nedeniyle, adeta lav şelaleler oluşturmuş, vadileri aşmış ve hatta aktığı vadilerin girintilerini doldurmuş. Lav akıntıları içinde biriken gazlar, zaman zaman yüzeyde kabartılara neden olmuş, gazlarını kaybederek, katılaşıp, kabuklaşan bazı lavların altında lav tünelleri oluşmuş. Binlerce yıl önce, ilkel insanlar, bunlardan oluşan doğal kalelerde yerleşerek yaşamışlar. Günümüzde bu yaşama ait izlere rastlanıyor.

10 BİN YILLIK AYAK İZLERİ

Kula Volkanizması’nın en genç oluşumu, terk edilmiş olan Çakallar Köyü’nün bulunduğu tepenin yamacı... Burada bir cüruf ocağında çalışmalar sırasında, l0- 12 bin yıl öncesine ait ayak izleri, prehistorik araştırmalarda, dünya çapında bir buluntu. Bu bölge bugün SİT alanı. 1969’da sayısı 200 olarak belirlenen ayak izlerinden bugün ancak 10-12 tanesi yerinde görülebiliyor. 60 kadarı Ankara Maden Tetkik Arama Enstitüsü içindeki Doğa Tarihi Müzesi’ne taşınmış. Çalınan ayak izlerinden bazıları Amsterdam Doğa Tarihi Müzesi’nde.

Kula- Uşak yolu üzerinde, Kula’dan 18 km sonra, levha olmayan bir sol sapaktan sapınca, kendinizi başka türde oluşumların içinde buluyorsunuz.

Zaman içinde vadi yamaçlarında peri bacaları benzeri oluşumlar meydana gelmiş. Ankara-İzmir yolu üzerinde, Kula’ya 12 km. mesafede, Emre Köyü içinde görmeye değer iki yer var. Taptuk Emre ve ailesine ait mezarların bulunduğu türbede, talebesi Yunus Emre’nin de kabri olduğu söyleniyor.

Birçok boş taş eviyle, kısmen terkedilmiş bu köyde, Carullah Bin Süleyman Cami, ziyaretçi için beklenmedik bir güzellik.

KAÇIN

Kentte bir sürü Uşak halısı satan dükkan olduğunu sanmak

Divlittepe’nin siyah lavlarının üzerinde yürümeye çalışmak.

Bir Kulalı’ya Çorum leblebisinin daha iyi olduğunu iddia etmek.

YAKALAYIN

Kula’yı belediyenin yardımıyla daha keyifli dolaşmak

Eşme Uluslararası Kilim Festivali’nde orada olmak

Kula sokaklarında, bir sünnet düğününe rastlamak.

Uşak’ta görkemli bir cirit oyunu izlemek

Kaynak: Reyan TUVİ

GezginGezgin
Rüzgar uğultusundan başka hiçbir sesin olmadığı yer: Kayaköy
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Dünyanın en gizemli yapıları
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
İngiltere’nin sessiz gölü: Ullswater
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Türkiye'de ilginç bir yer: ‘Kırmızı periler diyarı’
GezginGezgin
Avrupa'da masal kasabası: Hallstatt!
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Bu ülkeleri gezmek için ne vize ne de pasaporta gerek var