GeriDünya Uygurlar, Sarkozy ve ‘one minute’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    3
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Uygurlar, Sarkozy ve ‘one minute’

Doğu Türkistan olaylarına Ankara’nın tepkisi, Türk dış politikasında yeni bir ekolün gelişmekte olduğunu ispatladı. Başbakan Erdoğan’ın Çin açısından yenilir yutulur cinsten olmayan sözlerinin ardından Pekin’e karşı en ufak bir yaptırıma bile gidilmemesi, Davos sürecini hatırlatıyor. Dış politikamızı “parlayıp sönme” rutinine oturtan bu gelgitlerin, Erdoğan’ın çok eleştirdiği “Sarkozy popülizminden” farkı nedir? Öyle görünüyor ki, Uygurların kurtuluşu ne Ankara, ne de Washington’da... Belki Urumçi’de, Kaşgar’da...

ekizilkaya@hurriyet.com.tr

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen haftaki G-8 öncesi Corriere della Sera Gazetesi’ne verdiği röportajda, "Bir şey söyleyip, daha sonra düzelten ve başka bir ortamda daha önceki ifadelerini söylemediğini savunan liderler var. Komedilerden bıktık" demişti.

Erdoğan’ın isyanı, her seçim döneminde halkına hitap ederken Türkiye karşıtlığını hatırlayan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’iyeydi.

Aynı Sarkozy, AB Dönem Başkanlığı Fransa’dayken, örneğin Türkiye ile müzakereleri kesmemişti. Kapalı kapılar ardında da, Türkiye karşıtı sözlerinin sadece iç siyasetle ilgili olduğunu belli ediyordu. (bkz. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=12025705 )

* * *

POPÜLİST TUTARSIZLIK

Erdoğan, haklı olarak şikâyetçi olduğu “Sarkozy usülü popülizmi” kendisinin de giderek daha belirgin bir biçimde uyguladığının farkında mı acaba?

Gazze savaşı yüzünden Davos’ta “one minute” çıkışını yapıp, sonra İsrail’e hiçbir diplomatik yaptırımda bulunmaması, hatta onunla ilişkileri daha da geliştirmesi gibi...

Çin’e yönelik “Uygur soykırımı” çıkışında ve cılız boykot çağrılarında da benzer bir eğilime tanık olmuyor muyuz?

Madem Başbakan “Uygur davasına” bu kadar gönülden bağlı, mesela neden hâlâ Uygur diasporasının liderlerine vize vermiyoruz?

Neden ABD’nin Guantanamo’dan çıkarıp, uluslararası hukuka aykırı biçimde Pasifik’teki tropik ada ülkelerine sürgüne yolladığı Uygur mahpusları Türkiye’ye getirmiyoruz?

Bunları da geçtim: Birkaç hafta sonra, Çin ile yeni askeri ve ticari anlaşmalar imzalarsak şaşmayacağım.

Ben Sarkozy/Erdoğan türü bir popülizmi bütünüyle kınamıyorum. Aksine, bunun “meşru bir siyasi araç” olduğunu kabul ediyorum.

Mesele, yabancı bir liderin siyasi tercihlerini kınayıp, bir hafta geçmeden aynı tercihleri yapmakta sakınca görmemek.

Sistematik hale gelen bu “siyasi tutarsızlık” insanı rahatsız ediyor.

* * *

SORUN DİNİ DEĞİL, EKONOMİK/DEMOGRAFİK

Bu tutarsızlık, Türk medyasına da yansıyor.

Doğu Türkistan’da, İslami basının yazdığının aksine bir “cihat” falan yok...

Ne de, sözde liberal bazı gazeteleri n öne sürdüğü gibi, PKK/Kürt sorunuyla bağlantı kurulabilecek bir durum var.

Peki aslında neler oluyor?

Özetin özeti şu:

Çin Halk Cumhuriyeti kurulmadan önce, Doğu Türkistan’daki Çinlilerin (Han etnik kökeninden olan) toplam nüfusa oranı yüzde 6’ydı. Bugünkü oranları ise yüzde 40.

Çin Yönetimi, Şincan (Yeni Topraklar) olarak adlandırdığı binlerce yıllık bu Türk/Uygur bölgesinde demografik yapıyı hızla değiştirdi.

Osmanlı’nın ince elenip sık dokunan iskân politikasından çok daha irrasyonel olan bu zorunlu göç uygulaması sonucunda, Uygurlar hışımla köylere itildi, tarihi Uygur şehirleri ise Çinli göçmenlere peşkeş çekildi.

Uygurlar hızla yoksullaştı, Çinliler hızla zenginleşti. Ortada bu büyük sosyoekonomik ayrımcılık varken, Uygurlar ile Han Çinlileri arasındaki din farklılığı, sorunun bir detayı olarak kalıyor.

Bugün Avrupa ülkelerinde, yabancı göçmenlerin toplam nüfus içinde yüzde 1 oranında artış göstermesi bile büyük toplumsal sancılara neden olurken ve ırkçı partilerin yükselişine zemin sağlarken...

Doğu Türkistan’da Uygurların kendi memleketlerinde azınlık durumuna düşmeleri elbette “patlayıcı” etkiler yaratıyor.

* * *

İSLAMCI TERÖR YALANI

Çin propaganda makinesi, Uygurlara yönelik zulmü 11 Eylül sonrasında uluslarararası bir meşruiyet zeminine oturtmak için “İslamcı terör” bahanesini kullanmaya başlamıştı.

Oysa bu bir yalandı. Doğu Türkistan’da, herhangi bir istihbarat örgütünün ciddiye alabileceği ölçüde bir “terörist örgütlenme” yoktu. Bu örgütlenme için zemin teşkil edebilecek bir “sosyokültürel altyapı” da mevcut değildi.

Buna karşın, belki İslamcı terörden de tehlikeli bir yöne gidiliyordu: Zâlim bir merkezi siyaset yüzünden, mağdur kitlelerin içinde giderek kabaran kin duygusundan beslenen “örgütsüz terör.”

Oysa hiçbir adaletsizlik, yüzlerce Uygur’un Urumçi caddelerinde önüne gelen Çinli sivile saldırmasını haklı çıkarmıyor. Zira terörün hiçbir türü, zulmün hiçbir çeşidine “meşru bir cevap” olamaz.

Aslında Uygurların bu öfkesi, en çok Çin’e yarıyor. Çünkü bu sayede, Doğu Türkistan’da baskıyı daha da artırabiliyorlar. Ekonomik gücünden çekinen uluslararası kamuoyu da tek ses olamadığından, Uygurları iyice ezmek için fırsat buluyor Pekin.

Göçmen Çinliler, yerli Uygur halkına saygılı olsalar, onlara yıllardır “parya” gibi davranmasalar, bugünkü bu olaylar yaşanmayabilirdi.

Ama belki de tüm olup bitenler, baştan beri tam da Pekin’in istediği gibi gidiyordur.

Öyleyse bu noktada, sorumluluk Uygurlara düşüyor.

Bir fark yaratmaları şart.

Doğu Türkistan’ın neredeyse Filistinleşmesine neden olan “dişe-diş, kana-kan” akılsızlığını bırakıp, yurtlarında azınlık haline gelmelerini engelleyecek yeni bir sivil örgütlenmeye gitmeleri gerek.

İkiye bölünmüş, köhnemiş, Batılı istihbarat örgütlerinin aracı haline gelmiş diaspora liderliğine değil, yerel kaynaklara dayanacak genç bir liderliğe...

Bunun çok zor olduğunu biliyorum, ama imkânsız değil.

Sanırım o zaman Türkiye’nin desteği de, “sahte pehlivan tefrikalarından” fazlası olacaktır.

 

NOT: Bir sonraki yazım, Nabucco ile ilgili olacak. İran konusuna ise gelecek hafta döneceğim.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle