GeriDünya Erdoğan’ın çakısı, Lula’nın parmağı
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erdoğan’ın çakısı, Lula’nın parmağı

Erdoğan’ın çakısı, Lula’nın parmağı
refid:10427644 ilişkili resim dosyası

Türkiye’yi İran meselesinde ABD ile “çarpışma rotasından” çıkaran, uluslararası arenanın yükselen yıldızı Brezilya ile sergilediği ortak duruş oldu. Böylece Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Balkanlar’dan sonra bir alanda daha, akıllıca bir taktikle Ankara’ya geçici, ama önemli bir kazanım elde ettirdi. Fırsat bu fırsat, Latin Amerikalı bu yeni müttefikimizin küresel güç olma yolundaki deneyimlerinden yararlanamaz mıyız? BRIC’i “BRIC-T” yapmak için illa bir Lula mı lâzımdır mesela? “Türkiye yönetilemez, idare edilir” ise, Brezilya’yı nasıl yönetiyor Lula?

Erdoğan’ın çakısı, Lula’nın parmağı

Geçen yazımda, Ankara’nın Obama Yönetimi ile ilk kez ciddi bir zıtlaşma içinde olduğunu, İran meselesinin Türkiye-ABD ilişkilerini “çarpışma rotasına” sokabileceğini savunmuştum.

Çünkü Türkiye, birkaç kez yalpaladıktan sonra olsa da, uluslararası bir meselede ilk defa dış baskıya rağmen kendi ulusal çıkarlarından ödün vermeyen politik tercihler yapmaya başlamıştı.

Ankara’nın, İran’a yönelik ek BM yaptırımlarına, Türkiye’nin ticari çıkarlarına zarar vereceği için şiddetle karşı çıkmasından bahsediyorum.

Washington’daki Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne paralel yapılan ikili görüşmeler sonucunda anlaşıldı ki, korktuğum –en azından şimdilik- Türkiye’nin başına gelmeyecek.

Bu da hem Türk Dışişleri’nin başarısı, hem de dış konjonktürün şartları gereği mümkün oldu.

Kendi özgül çıkarlarını savunmakta ısrarcı olan bir başka önemli ülkenin, yâni Brezilya’nın Washington zirvesi sırasında geri adım atıp, ABD’ye yaptırımlar konusunda destek vermesini bekliyordum; fakat böyle olmadı.

Yeni dünya düzeninde merkezkaç kuvvetlerin tahminlerimin de ötesinde güçlendiğini, Rusya ve Çin’i bile ikna edebilen ABD’nin, Brezilya ve Türkiye konusunda şimdilik pes ettiğini gördüm (Bkz. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Philip Crowley’in zirvenin ardından yaptığı “Türkiye’yi anlayışla karşılıyoruz” açıklaması ve Davutoğlu’nun zirvenin hemen ardından Brezilya’ya yaptığı resmi ziyarette verilen mesajlar).

Bu aşamada Ankara, Atatürk’ten, hatta İkinci Abdülhamid’den beri sürdürülen ve dış politikada Türkiye’den büyük güçlerin, başka güçlerle ittifaklar kurularak dengelenmesi esasına dayanan dış politika geleneğimizi devam ettirmekle kalmadı, belki de dünya siyasetinin orta vadeli geleceğini belirlemiş oldu.

Brezilya olmasa, Türkiye’nin tek başına dünya kamuoyunun büyük bölümüne meydan okurcasına İran’ın yanında yer alması beklenemezdi.

* * *

Aslında Türkiye’nin, Yeni Dünya’daki bu yeni müttefikinden alacağı çok dersler var.

Bizim siyasetimiz, kabaca 150 yıldır ucuz, kolaycı bir idare-i maslahatın esiridir.

 Yâni “Türkiye yönetilemez, idare edilir” şiarı, onun yaratıcısı olan Süleyman Demirel’den bile eskidir.

Brezilya’ya bakanlar;

cüssesi ve karmaşasıyla çok daha “yönetilemez” bir ülkenin bugün nasıl yönetildiğini...

askeri darbeler başta olmak üzere atlattığı onca bâdirenin ardından,

iç politikada hem çoğulcu, hem de etkin bir yönetimi...

dışarıda ise –İran meselesinde de görüldüğü gibi- özgür ve güçlü bir politikayı ne şekilde kurabildiğini görebilirler.

Geçen yıl İngilizce yayınlanan bir eseri, “Lula Yönetiminde Brezilya: İşçi Cumhurbaşkanı’nın İktidarında Brezilya Ekonomisi, Siyaseti ve Toplumu” adlı kitabı okuyorum bugünlerde...

Editörlüğünü Joseph Love ve Werner Baer’in yaptığı kitapta, Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın iktidarını çok yönlü olarak, eleştirel bir bakış açısıyla inceleyen çeşitli makaleler derlenmiş.

1982’de ismine resmen eklettiği lakabıyla anarsak, Lula, işçi sınıfından gelip cumhurbaşkanı seçilmesi itibariyle kendi ülkesinde bir ilk, dünyada ise ancak birkaç dengi var.

19 yaşında bir otomobil fabrikasında çalışırken sol el küçük parmağını prese kaptırıp hastane hastane dolaşmak zorunda kalınca hemen sendikaya üye oluyor.

Askeri diktatörlüğe rağmen sendikada hızla yükselip siyasete soyunuyor. 1980’de “demokratik sosyalist” eğilimli İşçi Partisi’ni kuruyor. Birkaç yıl sonra Kongre üyesi seçiliyor ve partisi, askeri rejim sonrası dönemde yeni anayasanın yazılmasına yardım ediyor. Bu anayasaya işçi haklarının girmesini sağlayabilse de, toprak reformu yaptıramıyor.

Lula 1990’lar boyunca aktif siyasette arkaplana çekilip, taban hareketlerini örgütlüyor. Birkaç başarısız girişimin ardından sonunda 2002 yılında cumhurbaşkanı seçiliyor. 2006’da ikinci kez seçilen Lula’nın görev süresi gelecek yılbaşında dolacak.

Brezilya, tam başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyet.

Kâğıt üstünde bir federasyon olsa da, eyaletler ABD’deki kadar özerk değil. Yâni epey merkeziyetçi bir federasyon bu...

Dünyanın en büyük altıncı ekonomisi olarak uluslararası arenanın önde gelen aktörlerinden biri oldu bile.

Bayrağında, İttihat ve Terakki’yi de etkileyen, August Comte’un pozitivizminden ilham alan o sözler yazılı: “Ordem e Progresso” (Düzen ve İlerleme).

Yüzölçümü itibariyle Türkiye’nin 10 katından büyük olmakla birlikte, yaklaşık 200 milyon nüfuslu bu ülkenin geçmişi ve bugünü bize epey benziyor.

Lula’nın hayat hikâyesini okuyunca, gelir dağılımındaki adaletsizlikten, bölgeler arasındaki ekonomik ve kültürel uçurumlara dek iki ülke arasındaki tüm benzerlikleri görebiliyorsunuz.

Ve soruyorsunuz:

Neden bizden bir Lula çıkmıyor?

Neden Türkiye’ye özgü bir “Lulismo” yaratılamıyor?

Lulismo” derken, bazı siyasi yorumcuların aksine, Lula etrafında gelişen bir ‘kişilik kültü’nü kastetmiyorum.

Benim algıma göre Lulismo, Peronizm gibi diğer Latin Amerikan siyasi akımlarının tam tersine, liderin kişiliğini değil, bir kişilikte vücut bulmuş siyasi bir düşünceyi anlatıyor.

Bu siyasi düşünce, merkez solda yer almakla birlikte, seçmen tabanının tamamını birleştirebilen, hatta hem cunta döneminin eski savunucularını, hem de cunta döneminde mahkum edilen aydınları aynı çatı altında toplayabilen kapsayıcı bir çerçeveye sahip.

Bu çerçeve, popülist değil ama popüler kalmayı başaracak yolları bulabiliyor. Bu yollar ise ulusal veya siyasal simgelerden değil, büyük kitlelerin gündelik yaşamını orta vâdede gözle görülebilecek kadar iyileştirecek politikalardan alıyor gücünü.

Bu nedenle Lulismo’nun bayrağı veya marşı yok; gündeme getirildiği daha ilk günden özü-sözü belli olan siyasi önerileri, vaatleri var.

Böyle köklü bir siyasi akım karşısında muhalefetin hâli nasıl olabilir ki?

Brezilya’da olduğu gibi, 7 yıl içerisinde muhalefet diye bir şey kalmaz.

Bunun nedeni de Lula’nın muhalefeti ezmesi falan değildir. Tam aksine, kendi programına muhalefet edenlere de bu siyasi akım içinde yer verip, diğer partilerin varlığını anlamsızlaştırmaktır... Hatta yönetişim (governance) kanallarını öylesine açmış, hükümetin karar alma sürecinde her vatandaşın rol almasını o kadar başarıyla sağlamıştır ki, iktidar partisine dahi ihtiyaç kalmamıştır artık.

Yâni Lula, toplumu kutuplaştırarak değil, siyasi kutupları yok ederek iktidarını sağlamlaştıran aykırı bir siyasetçidir. (Bu noktada ANAP’ı yâdedeceklere, 24 Ocak kararları üzerinde temellenen kof 1980’ler Türkiyesi ile Lula’nın “hakiki sosyalist” politikalar izleyerek derinlikli biçimde yarattığı bugünkü Brezilya’yı karşılaştırmalarını öneririm.)

Lula tüm bunları yaparken elbette birçok politikasında ödünler vermek zorunda kaldı; fakat bu aşamada önplana aldığı tek ilke, alt ve orta sınıfların çıkarlarının bu ödünlerden zarar görmemesi oldu.

Son tahlilde bir “ideolog” değil, tıpkı Atatürk gibi bir “pragmatist” olan Lula, içeride ekonomik büyüme rekorları kırarken bir yandan da sosyal adaleti sağladı ve özellikle eğitim konusunda ülkesine müthiş bir ilerleme kaydettirdi. Öyle ki 2004’te 30 milyar dolar bütçe fazlası verilirken, bir yandan da en ücra Amazon köylerinde bile modern okullar inşa edilmişti.

Lula dışarıda ise küresel hegemonyadan bağımsız kalmaya çalışırken, gelişmekte olan ülkeler arasındaki ittifaklara dayanan, ama klasik Üçüncü Dünyacı yaklaşımları aşan dinamik bir politika izledi. Hem dönemin ABD Başkanı George W. Bush, hem de Venezüela lideri Hugo Chavez ona “dostum” diye hitap ediyordu, çünkü buna mecburlardı.

Bu politikalar sayesinde bugün Brezilya, tekel gücünü kaybetmesine rağmen küresel bir dev olarak kalan ABD’ye “çok kutuplu” uluslararası arenada söz geçirebilen tek grup olan BRIC’in (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) kilit bir üyesi.  

Evet, ilginçtir ama Avrupa Birliği için henüz bunu söyleyemiyoruz.

* * *

Demografik ve ekonomik potansiyeli itibariyle gelecekte BRIC’e eklemlenebilecek ülkeler arasında, Endonezya, Meksika, Güney Kore ve Güney Afrika ile birlikte Türkiye de sayılıyor.

Yıllardan beri konuşulan bu konu bir hayal değil, bilimsel projeksiyonlara dayanan gerçekçi bir olasılık. Ancak bu olasılığın tutması için, Türkiye’nin Brezilya gibi ülkelerden hem iç, hem de dış politika konusunda ders alması şart.

Ama uyanık bir kolaycılığa dayanan yerleşik Türk siyaset mantığı ile, ister başkanlık sistemine sahip olun, ister parlamenter düzene, ancak “idare edersiniz.”

Ve idare-i maslahat ile, ne içeride ne de dışarıda ciddi bir sıçrama yapabilirsiniz, ki olan yine onlarca yıldır olduğu gibi, tarih boyunca dünyayı dönüştürme kabiliyetine sahip olan bu halkın harcanmış potansiyeline olur...

Umalım da bir gün bizim başbakanımız da yanında çakı ve kerata değil,

ya “halkçı” Lula gibi pres makinasında kesilmiş yarım bir parmak taşısın,

ya da “elit” Norveç Başbakanı gibi son model bir iPad...

Kendi “kişilik kültünü” aşıp, halkın “gerçek ihtiyaçlarına” bir şekilde bağlansın, yeter...

Erdoğan’ın çakısı, Lula’nın parmağı

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle