GeriDünya ABD için Suriye’ye değil, Türkiye için AB’ye açılmalıyız
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

ABD için Suriye’ye değil, Türkiye için AB’ye açılmalıyız

ABD için Suriye’ye değil, Türkiye için AB’ye açılmalıyız
refid:12515294 ilişkili resim dosyası

Ankara’nın son günlerde izlediği dış politikayı bizzat Obama tasarlasa bu kadar olurdu...

Alelacele yapılan Ermeni açılımı ve Suriye’ye vizenin kaldırılması gibi adımlar, dışarıda dengesizce sürüklendiğimizi gösteriyor. Hükümet, bununla da kalmayıp ABD’ye füzesavar için 8 milyar dolar ikram etmeyi planlarken, yeni vergi cezalarından medet umuyor olmalı. Ama en iyisi Washington güdümünden kurtulup, Türk vatandaşlarının Suriye’ye değil, Avrupa’ya vizesiz girmelerini sağlamak üzere çalışmaları...

Öncelikle, Ahmet Davutoğlu’nun, İsmail Cem’den beri o koltuğa gelen en “yetkin” Dışişleri Bakanı olduğunu düşündüğümü söyleyeyim. Ama bu durum, onun kararlarını eleştirmemi engellemiyor.

Geçenlerde, Transition Online adlı Çek vakfının internet sitesinde yayınlanan bir analizde (http://getir.net/g06), Türkiye’nin mevcut dış politikasıyla, bölgede bir “güç simsarı” da, “piyon” da olabileceği belirtiliyordu.

Ama Ankara son günlerde dış politik meselelerde öylesine “ABD güdümüne” girmiş görünüyor ki, insanın aklından, “enerji satrancında” ikinci seçenekteki rolü üstlendiğimiz ihtimali güçleniyor.

Bunun nedeni basit:

Davutoğlu elbette “ABD hayranı bir vatan haini” değil, ama ne yazık ki günümüz koşullarını yanlış okuyor. Dışişleri Bakanlığı koltuğunda olması nedeniyle de, en ufak yanlışı bile Türkiye’nin “ulusal çıkarları” açısından çok ciddi olumsuz sonuçlar doğuruyor.

Stratejik Derinlik’in babası, en büyük hatayı, “süpergüç” olma vasfını çoktan kaybeden ABD’ye gereğinden fazla önem atfederek yapıyor.

Dış politikada son günlerde attığımız “dengesiz” adımları başka türlü yorumlamak mümkün değil.

Doğru; bu adımların birçoğu, kendi içlerinde Türkiye’nin “ulusal çıkarlarına” hizmet ediyorlar.

Ama adımların zamanlamasına ve atılış şekillerine bakıldığında, kuru bir “Washington’ı memnun etme çabası” göze çarpıyor.

 

* * *

Bir devlet, dönem dönem, bir başka devlet ile ilişkileri düzeltmek veya kasten bozmak üzere ardarda adımlar atabilir.

Türkiye’nin son dış politik kararlarında “rahatsızlık” yaratan, bunların ABD’yi memnun etmenin ötesinde, adeta Beyaz Saray talimatıyla ve Washington güdümünde gerçekleşiyor görünmesi.

Büyük Ortadoğu Projesi” denen komploya hiç yüz vermedim; fakat son adımlara bakınca, ortada bir BOP olmasa da, “ABD’nin yazıp Türkiye’nin oynadığı bir senaryo” yahut bir tür “masterplan” seziyorum.

O adımlardan ilki Ermenistan açılımı.

Son süreç, Türkiye’nin uzun vadeli ulusal çıkarları açısından öylesine “gereksiz bir acelecilikle” sürdürülüyor ki, bu tezcanlılığın altında yatan muhtemel neden seziliveriyor:

Orta Asya enerji kaynaklarının daha güvenli yollardan (istikrarlı bir Kafkasya’dan) Avrupa’ya taşınmasını dayatan ABD, Ankara-Erivan diyaloğunda “kolaylaştırıcı” olmaktan öte bir rol mü oynuyor acaba?

Tamam, sınırın açılmasıyla birkaç Kars kasabası kalkınacak da, bu “Büyük Oyun” içinde ortalama Türk vatandaşının, mesela Niğdeli Mehmet’in kazancı ne olacak?

Açıkladı mı hiçbir hükümet yetkilisi?

* * *

Benzer bir süreç, farklı bir nedenle, bu kez Ankara-Şam ilişkilerinde gözleniyor.

Türkiye ve Suriye, aniden vizeleri karşılıklı olarak kaldırıyorlar.

Türkiye’den gelen eleştirilerin çoğu saçma: “Bir diktatörlüğe daha göz kırptık” gibi...

Hayır, göz kırpan biz değiliz, ABD.

Eğer Obama Yönetimi’nin Suriye politikasında gidişattan haberdarsak, Türkiye’nin vize açılımının da pekâlâ bunun bir parçası olabileceğini anlarız.

Obama, “uluslararası izolasyondan” tedricen kurtarmak istediği Şam’a giderek daha üst düzey yetkililer gönderiyor ve ardından “bölgedeki uzantısı” haline gelen Ankara’nın eliyle bu jesti yapıyor.

İyi de, Suriye vatandaşlarının Türkiye’ye vizesiz girmesi, gelecekte Schengen bölgesine kabul edilmemizi zorlaştırmayacak mı?

Hem AB üyeliği gerçekleşmese bile, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile yapılan uluslararası antlaşmalar ve bunları onaylayan AB Adalet Divanı kararlarıyla sabit “vizesiz seyahat” hakkımız ne zaman ve nasıl kovalanacak?

Neden Türk yetkililer, Brüksel kulislerinde Avrupalı liderlere, “Merak etmeyin, vizesiz seyahat işini zorlamayacağız. Bu hakkı her Türk için sağlama gibi bir derdimiz yok” diyerek dolaşıyorlar?

Kendileri diplomatik pasaportlarıyla Brüksel’e giderken, Niğdeli Mehmet’i Şam’a mı yollayacaklar?

* * *

Hadi bu iki adım, yâni Ermenistan ve Suriye ile yakınlaşma, en azından Türkiye’nin kurucu ilkelerine, örneğin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şiarına uyuyor.

Komşu ülkelerle dostane ilişkilere sahip olmak hep Türkiye’nin dış politik hedefleri arasında oldu.

O yüzden ABD dış politikasının parçası olsalar bile, “milli bir tarafları” da var.

Peki şu Patriot alımına ne demeli?

Alışveriş kesinleşmese bile, Obama Yönetimi’nin Türkiye’ye yaklaşık 8 milyar dolarlık Patriot füzesavar sistemi satılabileceğini ABD Kongresi’ne bildirmesi, bu satışın gerçekleşme ihtimalinin yükseldiğinin kanıtı.

Türkiye’nin, “ABD’nin en büyük müşterisi” haline gelmesini sağlayacak bu silahlara ihtiyacı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu.

Ancak zaten dış politikada böylesine devasa silah alımlarının, salt “savunma ihtiyaçları” gözetilerek yapılmadığını biliyoruz.

Bu tür alışverişlerde asıl amaç, ikili ilişkileri düzeltmektir genelde.

İyi de, benim anlamadığım şu:

Ermenistan’dan Suriye’ye, Filistin’den İran siyasetine dek körü körüne ABD ekseninde ilerlerken, neden bir de üstüne Washington’a para ödüyoruz ki?

Yoksa hükümet, Doğan Holding’e iki-üç tane daha “uçuk” vergi cezası kesip mi ödeyecek Patriot faturalarını?..

Sanmam.

Davutoğlu gidecek, Niğdeli Mehmet kalacak.

Faturayı da kim kalırsa, o ödeyecek...


Yorumları Göster
Yorumları Gizle