« Hürriyet.com.tr
MENÜ

Dünya var olacak ama insan yaşayacak mı?

Uzayda bulunan ancak niteliği bilinmeyen Kara Enerji, evrenin genişlemesini hızlandırıyor, bu gidişle yıldız ve gökadaların birbiriyle iletişimi hiç kalmayacak ve eğer sürerse yaşam, bir karadeliğin ortasında kalacak.

Hürriyet Haber
SON GÜNCELLEME
Kesin olan bir şey var: içinde gezeginimizin, Güneşimizin, yıldızların, Galaksilerin bulunduğu Evren veya kainat, durmadan şişen bir balon örneği gibi sürekli olarak genişliyor. Bu bilimsel olarak geçen yüzyıl içinde kanıtlandıktan sonra, gökbilimciler iki ayrı olasılığı tartışmaya başladılar: Evren ya bir gün parçalanıp yok olacak ya da sürekli olarak genişlemeyi sürdürecekÉ.

Ünlü Amerikalı fizikçi Dr. Freeman Dyson, 1979’da yazdığı bir makalede şöyle diyordu: Yıldızlar sönüp gitse ve gökadalar karadelikler tarafından yutulsa bile, böyle bir evrende yaşam ve zeka varlığını sonsuza kadar sürdürebilir. Bu görüş doğruysa, çok ileri bir gelecekte de her zaman yeni şeylerle karşılaşılacak, yeni bilgiler elde edilecek, araştırılacak yeni dünyalar olacak, yaşam, bilinç ve bellek alanları sürekli genişleyecek.’

Sonsuz değil miyiz?

Oysa 20 yılda bu görüşün tersi görüşler kuvvet kazandı. Bugünkü bilgiler, yaşamın ve evrenin sonsuzluğuna inancımızı sarsıyor. Gelecek evrende bugün alıştığımız fizik kurallarının geçersiz olacağı ve yepyeni fizik kurallarına göre bir evren kurulacağı ileri sürülüyor.

Son dört yıl içinde yapılan araştırmalar, evrenin genişlemesini sürdürdüğünü ve dahası, uzayda bulunduğu anlaşılan ve niteliği bilinmeyen bir ‘kara enerji’nin bu genişlemeyi hızlandırdığını ortaya koydu.

Bu durumda birbirinden uzak gökadalar (galaksiler) daha büyük bir hızla birbirinden uzaklaşacak ve artık iletişim kuramayacaklar. Böyle bir evrende yaşam, gittikçe boşalan ve soğuyan bir kara deliğin ortasında yaşamak anlamına gelecek.

Cleveland, Case Western Reserve Üniversitesi’nden Dr. Lawrence M. Krauss, hızlanan bir evreni, yaşamın niteliği ve niceliği açısından en kötü olasılık olarak görüyor ve şöyle diyor: ‘Tüm bilgimiz, uygarlığımız ve kültürümüz unutulmaya yazgılı. Uzun erimli bir gelecek yok.’

Dört yıl öncesine kadar astronomların büyük bir çoğunluğu, gökadaların toplu kütleçekimi nedeniyle evrenin genişlemesinin yavaşladığını düşünüyordu. 1990’larda bu yavaşlama hızını belirlemek üzere iki ayrı ekip uzaklardaki yıldızlar, süpernovalar ve kozmik ışınlarla ilgili bir araştırma başlattı.

1998’de her iki ekip de, yavaşlamak şöyle dursun, yıldız kümelerinin sanki bir ‘kara enerji’nin etkisiyle birbirlerinden gittikçe uzaklaştıklarını gördü. Dr. Witten, ‘Fizikle uğraşmaya başladığım günden beri karşılaştığım en garip deney bu. İnsanlar bunu kabullenemiyor. Son derece rahatsız edici bir sonuç,’ diyor.

Astronomlara göre bu kara enerji, Albert Einstein’ın 1917’de ileri sürdüğü ama daha sonra herkesin büyük bir yanılgı olarak niteleyip bir kenara ittiği görüşü anımsatıyor. Einstein, genel görelilik denklemlerinde gökadaların birbiri üzerindeki kütleçekimini dengeleyecek bir tür itme gücü olarak düşündüğü ve evrensel sabit adını verdiği bir matematik faktörü kullanıyordu.

Amerikalı astronom Edwin Hubble, evrenin gittikçe genişlediğini ve bu nedenle de dengelemeye gerek olmadığını anlayınca, Einstein evrensel sabiti kullanmadı. Ama bu faktör varlığını korudu ve atomaltı dünyaya yön veren kuvantum mekaniğinin gelişmesiyle yeni bir kimlik kazandı. Kuvantum mekaniğine göre, boş sandığımız uzay gerçekte boş değildir ve enerji doludur. Bu enerjiyi Einstein’ın denklemine yerleştirirsek, evrensel sabitin işlevini yerine getirecek ve evreni parçalamaya çalışacaktır.

En kötü evren

Astronotlar kara enerjinin evrendeki kütlenin üçte ikisini oluşturduğunu gördü. Bu, Einstein’ın evrensel değişmezi olabilir miydi? Yoksa bu hızlanma, bilinmeyen güç alanlarından kaynaklanan geçici bir gelişme miydi? Peki ya hızlanma gerçekse?

Bu itme gücü evrenden geldiğine göre, evren genişledikçe kara enerjinin gücü de artar. Baltimore’da Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü’nden Dr. Adam Riess, ‘Kara enerji evrensel sabitse, her zaman bizimle olacak ve evren genişledikçe büyüyecek olan boşluğun bir özelliği demektir. Gelecekte bunun gibi birkaç alan ortaya çıkabilir ve o zaman evrenin geleceğine ilişkin hiçbir şey söyleyemeyiz,’ diyor.

Dr. Krauss’a göre ise, bütün bu tartışmadan çıkarılabilecek en sevindirici sonuç, ‘olabilecek en kötü evrende yaşadığımızı kanıtlayacak durumda olmamamız.’

Neler olabilir?

Evren bu hızda genişlemeyi sürdürürse neler olabileceğine ilişkin öngörüler şunlar:

Yaklaşık iki milyar yıl içinde, Güneş daha da ısınacağından sera etkisiyle Yerküremiz insan yaşamına uygun olmayacak.

Beş milyar yıl içinde Güneş şişip ölecek ve bu arada dünyamızı da kavuracak.

Aynı dönemde Samanyolu, aralarında iki milyar ışık hızı uzaklık olan ve hızla kendisine yaklaşan Andromeda gökadasıyla çarpışacak ve yıldızlar, gaz ve gezegenler gökadaları arasındaki uzaya saçılacak.

Bütün bu olaylar sırasında varkalmayı başaran bir uygarlık, evrenin gittikçe hızlanan genişlemesiyle evrenin büyük bir bölümü bizden uzaklaşacağı için, gittikçe daha büyük bir karanlık ve bilinmezlik içine düşecek.

Dr. Krauss’a göre, ‘ Zamanla evreni bilme yetimiz azalacak. Bugünkü inancımızın tersine gittikçe daha az şey biliyor olacağız.’ Harvard’dan Dr. Abraham Loeb’e göre ise, bir gökada bizden ne kadar hızla uzaklaşırsa bize ulaşan ışığı da o kadar sönükleşecek.

Bundan 150 milyar yıl sonra, evrendeki hemen tüm gökadalar hızla Samanyolu’ndan görülmeyecek bir uzaklığa ulaşacaklar. Biz, bizim gökada gurubumuzla başbaşa kalacağız. Gece göğe baktığımızda yine yıldızları göreceğiz. Aşıklar için hiçbir şey değişmezken, yıldızların ötesini görmek isteyen astronotlar, bomboş bir gökyüzüyle karşılaşıp düşkırıklığına uğrayacaklar.

Karanlık

100 trilyon yıl sonra ise, yeni yıldızların doğmasını sağlayan yıldızlararası gaz ve toz da tükenmiş olacak ve artık yeni yıldız oluşmayacak. Bundan sonra gökyüzü daha da kararacak ve gökadalar da kara delikler içinde yok olacak.

Peki yaşam?

Dr. Stephen Hawking’in 1973’te yayınladığı hesaplamalara göre ise, gerçekte bir kara delik bile sonsuza kadar varlığını sürdüremeyecek. Hawking, kuvantum mekaniği ilkeleri ışığında incelediği kara deliklerin yüzeyinin ya da olay ufkunun dalgalanmalar göstereceğini, ışınım ve parçacık patlamalarıyla enerji yitireceğini, ve gittikçe ısınarak sonunda patlayıp yok olacağını söylüyor.

Peki bütün bu patlamalar olurken bunları gözleyecek birileri olacak mı ortalıkta? Dr. Dyson 1979’da yazdığı bir makalede, genişleyen karanlık ve soğuk bir evrende yaşamın ve zekanın, ancak daha ağır ve soğuk varoluş biçimlerini benimseyerek varlığını sürdürebileceğini ileri sürdü. İngiliz astronot Sir Fred Hoyle’un 1957’de yazdığı bilim-kurgu romanı The Black Cloud’da (Kara Bulut) betimlendiği gibi, zeka, yıldızlararası bir buluttaki elektrik yüklü toz taneciklerinde varlığını sürdürebilir.

Dr. Dysson’a göre, kara bulut gibi bir organizma soğuduğunda, daha ağır düşünmeye başlayacak, ama enerjiyi daha yavaş metabolize edecek ve böylece ürettiğinden daha az tüketecek. Bulut, düşünce başına harcanacak enerji miktarını gittikçe küçülterek, son derece az enerji tüketerek sonsuz sayıda düşünceye sahip olabilecek.

Yine de bir sorun var. Yalnızca düşünmek bile enerji gerektiriyor ve ısı yaratıyor. Tıpkı çalıştıkça ısınan bir bilgisayar gibi. Dr. Dyson, bu ısıyı uzaklaştırmak için canlı varlıkların arada bir düşünmeyi durdurup kış uykusuna yatmaları gerektiğini söylüyor.

Öte yandan hızlanan bir evrende bir başka ısı kaynağı daha olacak. Kara deliklerin patlayacağını ortaya koyan hesaplamalar, aynı zamanda uzayın da Hawking ışınımı denilen bir ısıyla karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Bu ışınım miktarı akıllı yaşamı yok etmeye yetiyor.

Dr. Krauss’a göre, "Hawking ışınımı, bu derecenin altında hiçbir şeyin soğutulamayacağı minimum sıcaklığı verdiği için bizi öldürür. Bir organizma bu sıcaklığın altında bir ısıya sahip olduğunda, sabit bir oranda enerji yitirir. Toplam enerji sonlu olduğuna göre, yaşam süresi de sonlu demektir.’

Sonsuzluk yok mu?

Ancak ileride neler olabileceğini de bilemeyiz, belki de yeni bir evren oluşur. O zaman bizler için değilse de, başkaları için umut var demektir. Fizik bilimi, zaman içinde olanaksız gibi görünen şeylerin bile kaçınılmaz hale gelebileceğini öğretiyor. Dr. Dyson’ın dediği gibi, doğanın bizimle işi bitmedi, bizim de onunla işimiz bitmedi.

Hepimiz ölümlüyüz. Ama bu gelecekte bile bir soyluluk olabileceğini düşünen Dr. Weinberg, geçenlerde The New York Review of Books’da yayımlanan bir makalesinde şöyle diyordu: ‘Evrende insanlığın belli bir amaçla yaratıldığını gösteren hiçbir şey olmadığını bilsek de, evrenin ya da kendimizin geleceğine ilişkin masallara sığınmadan evreni bilimsel yöntemlerle incelemek gibi bir amaca yönelebiliriz.’


Fizikçilere göre evren sonsuza kadar var olabilir. Peki ya yaşam? Evren’in yaşam döngüsü içinde, biz gibi canlıların sonsuz hayat gibi bir şansı yok.


Ama yeni bir evren oluşabilir. Başkaları için yeni hayatlar başlayalabilir. Fizik bilimi, zaman içinde olanaksız gibi görünen şeylerin bile kaçınılmaz hale gelebileceğini öğretiyor. Doğanın dahas neler yaratacağını bilmek mümkün değil.

Bunları da Beğenebilirsiniz