Gündem Haberleri

    Dünya 21'inci yüzyılda petrol içinde yüzecek

    Planet
    09.11.2009 - 09:31 | Son Güncelleme:

    Genel düşüncenin aksine 21’inci yüzyılda petrol içinde yüzeceğiz. Çünkü teknoloji sayesinde bilinen ve çıkarılabilecek rezervler artacak.

    <ı>THE WALL STREET JOURNAL
    Leonardo Maugeri: Genel düşüncenin aksine 21’inci yüzyılda petrol içinde yüzeceğiz. Çünkü teknoloji sayesinde bilinen ve çıkarılabilecek rezervler artacak.

    Toprağın altında ne kadar petrol olduğunu tam bilmiyoruz. Bunun tahminen 7–8 trilyon varil olabileceği hesaplanıyor. Kesin kanıtlanmış rezervlerse 1.2 trilyon varil ama ben bunun 20 yılda 4.5–5 trilyon varile varacağına inanıyorum.

     

    Dünya yılda 30 milyar varil petrol tüketiyor. Amerika’nın kanıtlanmış petrol rezervi de 29 milyar varil. Şu ana kadar dünya 1 trilyon varil petrol tüketti.

    Yeni teknolojilerle beraber yeni petrol yatakları bulunabiliyor ve varlığı bilindiği halde eskiden çıkarılamayan petrol çıkarılabilir hale gelebiliyor. 1980’de yataklardaki petrolün sadece yüzde 20’si çıkarılabilirken bugün gelişen teknoloji ile bu oran yüzde 35’e yükseldi. Benim tahminin bu oran 2030’da yüzde 50’ye ulaşacak.

     

    Mevcut petrol fiyatları da yüksek maliyetli teknolojiler kullanarak petrol aramayı ekonomik açıdan makul hale getiriyor. Teknoloji olgunlaştıkça ve ölçekler büyüdükçe maliyetler azalıyor. Örneğin Kuzey Denizi’nde petrol çıkarmak 10 yıl içinde yarı yarıya ucuzladı.

    Şimdiye kadar dünyanın sadece üçte birinde gerçek anlamda petrol arandı. Yani daha bakir çok alan var. Bugün dünya petrolünün yüzde 90’ı yerel hükümetlerin kontrolünde.

     


    <ı>THE NEW YORK TIMES<ı> 
    Roger Cohen:
    Görevinden ayrılmak üzere olan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Baradey İran ve ABD’nin kendisi üzerinden konuştuklarını söylüyor. Ama zaman kısıtlı. Obama’nın İran açılımının geleceği belirsiz ve fırsat penceresi daralıyor. Çatışma-ambargo senaryosu gerçekleşebilir ki bu da Ortadoğu’nun genelinde barışa zarar verir.

     

    İran’da göstericiler Obama’ya, “rejimden mi yanasın, bizden mi?” diye sesleniyorlar. Bense ilişkilerdeki normalleşmenin İran’da reform için en iyi umut olduğunu düşünüyorum.

     

    Obama İran’la diyalogda ısrar etmekte ve kalbi yerine kafasını dinlemekte haklı. Obama’nın İran’da bir muhataba ihtiyacı var ama Tahran’da bir dış politika boşluğu var. Bu arada seçimden sonra içeride zayıflamış olan Ahmedinecad halkın istediği Amerika ile açılımın güçlü bir destekçisi haline geldi.

    Geçen ay zaman kazanmayı sağlayacak ve İsrail’i durduracak bilinen paket konusunda anlaşmaya varılmış gibiydi. Ama Batı’ya güvenmeyen Tahran “garantiler” istiyor. İran uranyumunu dışarıya parça parça göndermek ve sonra da gönderdiğini geri almak istiyor.

    İran uranyumunu verecek ve bir süre sonra işlenmiş olarak geri mi alacak, yoksa uranyumu verirken işlenmişini aynı anda mı alacak? İran ikincisinde ısrar ederse paketin krizi dağıtıcı etkisi olmaz. Bu arada nükleer materyalin İran’a dost üçüncü bir ülkede yeraltında saklanması gibi uzlaşma amaçlı ara formüller de gündeme geliyor.

     

    Burada amaç materyalin İran dışında olması ve taraflar arasında güven yaratılması. Baradey’e göre uranyumun İran’dan çıkışı ile işlenmiş materyalin gelmesi arasında bir yıllık bir süre olmalı. Bu ABD ile İran arasında direk diyalogun başlaması için imkan yaratacak.

    Baradey’e göre 5+1 görüşmeleri devam edebilir ama iş sonuçta ABD’de bitiyor.  UAEK Başkanı İran’a “bu fırsatı kaçırmayın, kaçırırsanız yenisi olmayacak”, Washington’a ise “sabırlı olun” mesajı veriyor.  

     

    Sorun Tahran’daki karışıklık. Ahmedinecad daha önce karşısına aldığı Laricani gibi kişilerin hedefi halinde. Hamaney ise ilk başta Cenevre’deki anlaşmaya olumlu bakıyordu ama şimdi kaçamak oynamaya başladı. 

     

    İslam Cumhuriyeti kendini toplamalı. Kendini felç haline getiren ABD ile yakınlaşmanın kimin başarı hanesine yazılacağına dair perde arkası kavga sona ermeli ve Obama’nın içeride birçok kişiyi karşısına alma pahasına risk aldığını görmeli.

     

    Diplomasi en çok düşmanlar arasında olduğunda faydalıdır. Ambargolar bir yenilgi olur ve uzun vadede sorunu çözmez. Tahran’a karşı esas sopa 12 Haziran sonrası İran toplumunun durumudur. Protestolar kaybolmadı sadece yeraltına indi. Arada bir parlayacak ve bitmeyecek. Obama’nın açılımı İran’ın dengesini bozdu ve mevcut yeni akışkanlığı yarattı.

     

    Şimdi artık anlaşmak İran’ın da ABD’nin de çıkarına. Bu İran’ı içinde olduğu tecritten çıkarır, Obama’nın da Ortadoğu’da kurmayı çalıştığı yeni düzenin ilk adımı olur.


    <ı>FINANCIAL TIMES

    Mohamed El-Erian ve Ramin Toloui: Charles Kindleberger büyüme odaklı küresel bir ekonomiyi destekleyen kamusal faydaları şöyle sıralamıştı:

     

    1) nihai tüketici olmak,
    2) makro ekonomik politikaları koordine etmek,
    3) istikrarlı bir kur sistemini desteklemek,
    4) nihai borç veren olmak,
    5) karşıt-döngüsel uzun dönemli borç verici olmak, yani konjonktürel olarak dünya ekonomisi tıkandığında ülkelere uzun vadeli borç vererek ekonomiyi açmak.

    Bugünün küreselleşen finans dünyasında bu listeye iki madde daha eklemek gerekir:
    6) diğer enstrüman ve eylemlere için bir kalite testi olacak sıfır riskli (AAA) bir varlık sunmak
    7) derin ve tahmin edilebilir parasal piyasalar sağlamak.

     

    Kriz öncesinde ABD bu kamusal faydaları sağlıyordu. Ama kriz sistemin merkezi kaynaklı olduğu için şimdi bunların hepsi zayıfladı.

    Şimdi sorulması gereken iki soru var:


    1) bunların hangileri eski konumuna dönebilir,  hangileri ortak olarak sağlanabilir ve hangileri yenilenmeli,
    2) bu nasıl yapılmalı.
     
    Başyazı: Merkez bankaları toparlanma konusunda halihazırda yaptıklarının ötesinde çok bir şey yapamazlar.

     

    Üretim artışının önündeki esas engel kötümserlik ve iflas korkusu. Ama merkez bankaları eğer sıkı para politikasına çok erken veya geç geçerlerse işte o zaman toparlanmanın önünde bir engel haline gelirler.  

     

    Martin Wolf: İngiliz hükümeti göçmenler konusunda köklü sonuçları olabilecek radikal bir politikayı zayıf gerekçelerle ve ciddi bir tartışma olmadan uyguluyor. Ülkeye yılda 190 bin göçmen geleceği tahmin ediliyor ama hükümet geçmişte tahminlerinde hep yanıldı.

     

    İşçi Partisi döneminde ülke dışarıdan 3 milyon “yeni vatandaş edindi”. Bu nüfusun yüzde 5’i eder. Yasadışı göçmenlerin sayısı ise 620 bin olarak tahmin ediliyor. Göçmenlerin önemli bir kısmı AB dışından. Londra merkezindeki çocukların yüzde 40’ından fazlasının ilk dili İngilizce değil. Bunlar önemli değişimler. Arzu edilir değişimler mi peki?

     

    İngiltere’de kişi başına düşen gelir dünya ortalamasının beş katı. Göçmenlik bir lütuftur, hak değildir. Göçmen akışını hangi prensipler üzerinden ve nasıl kontrol etmeliyiz?  Bence ağırlık mevcut vatandaşların çıkarı olmalıdır ama bir parça da göçmenlerin çıkarları dikkate alınmalıdır. Devletin ve iş çevrelerinin iddiasının aksine göçmenlerin mevcut vatandaşlara ekonomik katkısı çok sınırlıdır. Yeni gelenlerin ekonomik ve sosyal özellikleri önemlidir.

    İngiltere Malta’dan sonra Avrupa’nın nüfus yoğunluğu en yüksek ülkesidir. Ayrıca yeni konut ve altyapı yapmamakta direnen bir ülke için göçmenler yeni yükler getirir. Devletin hasis olması gereken bir dönemde bunun yaratacağı olumsuzluklar açık olmalı.
     
    Çeşitliliğin sosyal getirileri olduğu gibi bedelleri de vardır. Güvenin azalması ve ortak değer duygusunun zayıflaması bunlara örnek olabilir. Göçmenler belli yerlerde toplandığında toplumun geniş kesiminin değerlerini reddettiğinde bu daha güçlü yaşanır.

    Mevcut politikanın devamı lehine olan argümanlar ortaya konmalı. Hükümet bunu yapmıyor. Ekonomik düşüncelerin yanında sosyal noktalara da dikkat edilmeli. Ülkenin daha büyük ve heterojen bir nüfusa sahip olmasının olası sonuçları geniş şekilde tartışılmalı. Uzun vadede İngiltere ABD gibi olacaktır ama bunu başarıyla yapacağımız tartışmaya açık.


    <ı>NEWSWEEK
    Owen Matthews: Berlin Duvarı yıkıldığında genç Ruslar Batılı değerlere ve yaşam tarzına çok sıcak bakıyorlardı. Şimdi Kremlin’in de etkisiyle durum tam tersine döndü.

     

    <ı>THE GUARDIAN
    Başyazı: Abbas’ın yeniden aday olmayacağını açıklaması ile ABD ve İsrail’in Filistin halkının bir kısmıyla anlaşmaya varma planlarının önemli bir unsuru ortadan kalkıyor.

     

    Bu ikilinin mevcut siyasetleri büyük ölçüde Filistinlilerin müzakere edilebilecek “iyi” ve savaşılacak “kötü” diye ikiye ayrılabileceği varsayımına dayanıyor. Abbas daha önce de istifa tehdidinde bulunmuştu. Ama bu sefer ciddi.

     

    Yerine El Fetih geçmişi olmayan Başbakan Salam Fayyad veya örgütün eski güçlü ismi Muhammet Dahlan geçebilir. Ama esas güçlü aday İsrail’in hapis tuttuğu, sokakta popüler olan ve direnişin hala meşru olduğuna inandığı için bu anlamda Hamas’a uzak olmayan Mervan Barguti.

     

    Eğer seçilirse El Fetih’in ağır topları için hayat karmaşıklaşabilir. Ürdün, Mısır ve İsrail Abbas’a kalması için baskı yapıyor. Seçimin Ocak’ta yapılabileceğine dair şüpheler de var.

     

    Hamas’la anlaşma olur umuduyla Haziran’a ertelenebilir. Yani aslında Abbas ayrılma konusunda ciddiyse bile bir süre daha görevinde kalabilir. İki devletli çözüm hayali giderek zorlaşıyor.

     

    ABD’nin artık şu ikisinden hangisinin bölgesel çıkarları için daha riskli olduğuna karar vermesi gerekiyor: Para ve silah kozlarını da kullanarak İsrail’i daha önce verdiği sözleri tutmaya zorlamak mı, yoksa mevcut tıkanıklığın sürmesine izin vermek ve bir süre sonra üçünü İntifada’nın patlamasına tanık olmak mı?

    Ian Black: Abbas Obama’nın İsrailli yerleşimleri durdurma konusundaki başarısızlığından dolayı büyük bir düş kırıklığı yaşıyordu.

     

    Danışmanları hala kendisinin kalmaya ikna edilebileceğini söylüyor. ABD bu yönde çaba harcıyor. Abbas zaten uzun baskı altında bunalmıştı ama kararını tetikleyen Clinton’un yerleşim bölgelerinin dondurulmasının müzakerelere başlamak için bir ön şart olmadığını söylemesi ve Netanyahu’yu övmesi oldu.

    Hamas’ın 2006’daki seçim zaferi ve sonradan Gazze’de kontrolü ele geçirmesi ve İsrail’in Gazze operasyonu Abbas’ın konumunu sarsmıştı. Goldstone Raporu’nu desteklemekte geç kalması da birçok kişide Netanyahu ile işbirliği yaptığı imajı yarattı.

     

    Hamas ile bir türlü anlaşmaya varılamadı. Batı Şeria’da güvenliğin düzelmesi ve ekonomik şartların bir parça iyileşmesi yeterli olmadı. 

     
    <ı>INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE
    Richard Bernstein: Çin-ABD ticareti 2002’de 150 milyar dolardan 2008’de 450 milyar dolara çıktı. İki ülke bütünleşmiş bir “hiper-ekonomi” haline geldi.

    Niall Ferguson “Çimerika’yı” mevcut krizin en büyük sorumlusu olarak görüyor, geleceğinin tartışmalı olduğunu söylüyor ve yerini yeni bir çatışmanın alacağını öngörüyor. Zack Karabell ise buna katılmıyor ve mevcut tarafların korumacılığa başvurmamış olmasını övgüye değer buluyor.

     

    Çin’in ABD için bir ortak mı yoksa rakip olduğu sorusunun cevabı hala belli değil. Ferguson’a göre Çin geçen yüzyılın başındaki Almanya’yı andırıyor. Ayrıca o zaman da ülkeler arasında yakın ekonomik ilişkiler vardı ama bu çatışmayı ve savaşı önlememişti.

     

    Karabell ise iki ülke arasındaki ticaret dengesizliği ve Çin’in dolar rezervleri konusu dışındaki bazı önemli gerçeklerin göz ardı edildiğinden yakınıyor. Ona göre Çin pazarı birçok Amerikan şirketini ölümden kurtardı. Ayrıca bu ülkeye yapılan ABD yatırımları içeride emlak piyasasına yönelse mevcut kriz daha da derin yaşanabilirdi. Eğer Çin’in parasını düşük tutması ev piyasası krizini yarattıysa bile Çin’in ABD devlet kağıtlarını satın alması aynı zamanda canlandırma paketlerini mümkün kıldı.

     

    Ferguson’a göre Çin’in Hint ve Pasifik Okyanuslarına donanmasını göndermesi ve Afrika’da doğal kaynak arayışı ve ABD’nin sorunlu olduğu ülkelerle yakın ilişkileri çatışmayı getirebilir.

     

    Karabell ise ekonomiler arasındaki entegasyonun buna izin vermeyeceği kanısında.  ABD Çin için sadece çok büyük bir ğazar değil aynı zamanda teknoloji, yenilik ve yatırımın da kaynağı. Çin de ABD için sadece borçlarının finansörü değil aynı zamanda önemli bir pazar. Ona göre Çatışmadan kaçınılması kesin değil ama iki taraf da bunun iyi bir şey olmayacağını biliyor.
     

    <ı>NEW YORKER
    Jill Lepore: ABD’de niye bu kadar çok cinayet işleniyor? Ülkede güçlü bir silah kültürü var ama tek cevap bu değil. Nüfusun hareketli, devletin zayıf, mahkemelerin müsamahakar olması ve kölelik geçmişi de birer faktör.

     

    <ı>NEW YORK REVIEW OF BOOKS
    David Cole: ABD hapishanelerinde 2.3 milyon kişi var. Bu sayı kişi başına oran olarak Kanada’nın altı, Fransa’nın sekiz, Japonya’nın 12 katı.

    Afrika kökenli Amerikalılar nüfusun yüzde 13’ü ama hapishanedekilerin yarısı. Siyahların hapse girme oranı beyazların 8 katı. Siyah-beyaz karşılaştırması işsizlikte 2-1, evlilik dışı doğumlarda 3-1, çocuk ölümlerinde 2-1, zenginlikte 1/5 oranında. Liseyi bitirmeden ayrılan siyahların yüzde 60’ının yolu bir şekilde hapishaneden geçerken bu oran üniversite mezunu siyahlarda yüzde 5’e düşüyor.

    <ı>ASIA TIMES
    M. K. Bhadrakumar: Rusya’nın tüm çabalarına rağmen son üçlü zirvede Hindistan ve Çin Afganistan konusunda ortak bir girişim başlatma konusunda anlaşamadılar

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı