Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Dünü bugüne, bugünü düne taşımak!

‘Dün dünde kalmıştır, yarın meçhuldur, o halde zaman ve yaşam bugündür’ diye biliriz değil mi? Ama hayır bu düşünceyi iki saat içinde değiştirdi biri.

Bugünü düne, dünü bugüne taşıyarak yaptı bunu

 

Nasıl peki?

 

Kim bunu yapan?

 

Adını birazdan söyleyeceğim.

 

Şimdi size bir soru?

 

Hemingway, Picasso, Dali, Luis Bunuel, F. Scott Fitzgerald, Toulouse-Lautrec, Degas, Gertrud Stein’la tanışmak ister miydiniz?

 

Onlarla edebiyatı ve resmi konuşmak mesela?

 

Fonda Cole Porter’in melodileriyle…

 

İster miydiniz?

 

Evet diyenlerin hayli fazla olduğunu duyar gibiyim.

 

Ne hoş olurdu değil mi, onlarla 1890’lara 1920’lere uzanmak…

 

Hem de bir gece yarısı…

 

Ve tüm bunları Paris’in o büyülü fonunda yaşamak…

 

Evet, imkansız bir şey bu.

 

Yani imkansız dediğim, yukarıdaki saydığım isimlerle buluşmak.

 

Ama hayal de olsa bizlere bunu yaşatan biri var.

 

Sizi bir otomobile bindiriyor veeee…

 

O isimlerle aynı ortamda bulunuyor ve hatta aynı masada sohbet ediyorsunuz.

 

Yaşamı anlatan cümleler ve karelerle ince nükteler eşliğinde, kâh düşünerek kâh gülümseyerek hayata dokunuyorsunuz.

 

Bu yaşam tuvaline fırça dokunuşunu ve renklendirişi dünyaya farklı bir gözle bakan biri yani Woody Allen yapıyor.

 

Owen Wilson, Rachel McAdams, Michael Sheen, Nina Arianda, Carla Bruni, Corey Stoll, Tom Hiddleston’la beraber…

 

‘Paris’te Gece Yarısı’…

 

Owen Wilson; kültürlü ama toplumda istediği yeri bulamamış, şüpheci, nevrotik, kuşkucu bir karakter olarak…

 

İlk gösterimini Mayıs ayında 64. Cannes Film Festivali’nde yapan, son dönemin en iyi Allen filmlerinden biri olarak alkışlanan ‘Paris’te Gece Yarısı’nın konusunu anlatmayacağım tabii.

 

Ama romantik, eğlenceli ve nostaljik iki saat geçirmek için…

 

Owen Wilson Gil adıyla literatürdeki ölümsüz isimlerle bir araya geliyor.

 

Bir soru daha…

 

Ölümsüzlük nedir size göre?

 

Ne zaman ve hangi anlarda ölümsüz olduğunuzu hissettiniz?

 

Yani hangi anlarda ölümü düşünmediniz?

 

Ölümü düşünmeden yaşadığınız o özel anlarda ‘Şu anda ölümsüzleştim’ dediniz mi mesela?

 

İşte bu sorunun cevabı da filmde...

 

Bir soru daha sorsam…

 

Aşk nedir gerçekten?

 

Tutku mu, şehvet mi?

 

Aynı frekanslarda buluşabilmek mi?

 

Birbirinizi anlayabilmek mi?

 

Aşk nedir sorusuna verilecek olan cevap önemli.

 

Çok önemli.

 

Çünkü sevdiğini sanmak değildir aşk!

 

Kalbi delice çarptırmanın yanı sıra öyle bir şeydir ki aşk…

 

Nedir?

 

Sevgiyi onun gözlerinden içebilmek.

 

Sevdiğinizin yüreğine su verebilmek.

 

Onu her zaman yanınızda olmasını istemek.

 

El ele, göz göze, kalp kalbe…

 

Her sabah birlikte uyanabilmek.

 

Karşınızdaki insanı gerçekten anlayabilmek.

 

Gerektiğinde bir bakışla – bir sözle, gerektiğinde de susarak onunla olduğunuzu hissettirmek.

 

Ortak birçok noktada buluşabilmek.

 

En mutlu ve en zor zamanlarında yanında olabilmek.

 

Olumlu yönleriyle güneş gibi parlarken, bazı olumsuzluklarını gece gibi örterek tolere edebilmek.

 

Dikenler, cam kırıkları, taşlar batırarak canınızı acıtan, bazen de iki yanda mutluluk çiçeklerine rastladığınız hayat yolunda düşe kalka, güle ağlaya birlikte yürüyebilmek.

 

Karşılıksız, çıkarsız, en saf duyguları renk renk ve mis tutku kokulu çiçek açtırmak için onunla olabilmek.

 

Her konuda konuşabilmek.

 

‘An’ları aynı anda yaşayabilmek.

 

Birlikte nefes alabilmek…

 

Onun gözlerinde ve kalbinde dünyayı görebilmek.

 

Ve en önemlisi de öyle üç günlük değil, her bir hücrenizde hissettiğiniz tutkuyla gerçekten ama gerçekten sevmek!

 

Harbiden!

 

X