Duende

Konuşurken birden "Bazı insanlarda duende var" dedi.

"Anlamadım ne var?" dedim.

"Duende" dedi, "Lorca’nın ortaya attığı bir kavram. Kendimde olduğuna da inanırım..."

Ve Ferzan Özpetek ondan sonra bana duende’den söz etti.

İnsanın fazladan vitesiymiş.

Onunla doğuyorsun.

Varsa var, yoksa yok.

Sonradan edinemiyorsun.

* * *

Bir adam düşünün, çok iyi bir sinema eğitimi alıyor, kafası da basan biri.

Bir film çekiyor.

Tabii, eli ayağı düzgün bir film oluyor.

Filmin matematiği iyi, kurgusu iyi, cast iyi.

Ama sadece o kadar: İyi.

İnsanı utandırmaz yani.

Ama heyecanlandırır mı? Hayır.

Başka bir adam var, birinci adam kadar iyi bir film eğitimi yok, o bir film çekiyor, aman Allah’ım, ölüyorsun, bitiyorsun, inanılmaz etkileniyorsun, neden ölüp bittiğini de bilmiyorsun...

Ekstradan bir şey var filmde, bir heyecan, bir rüzgar...

Çünkü onda, diğer adamda olmayan bir şey var:

Duende.

* * *

Ferzan
anlatıyor:

"Mesela çok iyi bir oyuncu vardır, gelir 5 dakikada rolünü yapar ve gider. Sorun yaratmaz, problem çıkarmaz. Profesyoneldir. Duruma hakimdir. Yönetmen olarak teşekkür edersin. Ama işte, oyunculuğunda tanımlayamadığın bir eksiklik vardır, hissedersin...

Bir de tabii Marilyn Monroe örneği var...

Sete asla saatinde gelmezmiş, geldiğinde sorun da onunla birlikte gelirmiş, makyajcısıyla kavga edermiş, sonra başka bir arıza çıkarırmış, sonra sinir krizi geçirirmiş, sonra ağlamaya başlarmış...

Baştan aşağa problem yani.

Ama aynı Marilyn Monroe, kameranın karşına geçince, rolünü o kadar iyi canlandırırmış ki, yönetmenin ağzı açık kalırmış ’Muhteşem!’ dermiş, ’Bütün kaprislerine değer. Bu kadında öyle bir şey var ki tanımlayamıyorum...’

O tanımlayamadığı şey, duende işte..."

* * *

Yaaaa...

İşte böyle...

Siz de düşünün bakalım, sizde de var mı yok mu diye...

Ya da sizin tanıdığınız kimlerde var diye...

Duende’li günler dilerim!

Fare gibi korkmak

Doğumdan sonra başladı.

Uçak korkusu.

Haftada bir İstanbul’a gelmek için sürekli uçağa bindiğim düşünülürse, kábus gibi yani, Allah’ın sopası yok tabii, eski kocamın uçak korkusu vardı, içimden "Vah zavallı!" derdim, "Bu nasıl bir şey..."

Şimdi biliyorum.

Fena bir şey.

Sakinleştirici filan almam gerekiyor o kadar huzursuzum, tedirginim, hissettiğim korkuyu günden güne kontrol etmem zorlaşıyor; bazen gözümü kapatıyorum ve tam 3.5 saat hiç açmıyorum, o arada fareler gibi terliyorum, o kadar acıklı bir durum yani.

Uçağın tekerleri piste dediği zaman ne kadar inançlı bir kadına dönüştüğümü ve terminale gelinceye kadar tanrıya ne kadar şükürler ettiğimi anlatamam.

Ölmedim... Teşekkür ederim... Kızıma ve kocama kavuşabileceğim... Sayende...

İçimden bir ses bana sürekli "E madem bu kadar korkuyorsun, bu kadar sık binme bu merete, korktuğun başına gelir" diyor. Gerçi korkmanın saçmalık olduğunu da biliyorum. Duşta ölenler uçak kazasında ölenlerden daha fazla.

Ama işte durum bu.

Tuhaf olan da şu:

Bir tek durumda, uçaktan hiç korkmuyorum, eski günlerdeki gibi "Düşerse de düşsün anasını satayım!" mood’una geçiyorum, "Benim yapabileceğim bir şey var mı? Yok. E o zaman tasalanma..."

O zaman türbülans- mürbülans da koymuyor bana.

Vız geliyor, tırıs gidiyor.

Hangi durumda merak ediyor musunuz?

Alya yanımdaysa!

İnanılmaz bir şey, o zaman korkusuz bir kartala dönüşüyorum.

Kızımla birlikte ölüm korkum da yok oluyor.

Bu sadece bana özgü bir manyaklık zannediyordum, meğer bir sürü anne böyleymiş.

Ferzan söyledi.

"Uçak korkum var" dediğim an "Ama Alya yanında varsa korkmuyorsun değil mi?" dedi.

"Evet ama sen nereden biliyorsun!" dedim.

"Ben bilirim" dedi.

Aynı durumda olan arkadaşları varmış, onlarla sohbet ederken fark etmiş ve çok ilgisini çekmiş. O zaman anladım ki Ferzan Özpetek, bu yüzden büyük yönetmen. İnanılmaz bir gözlem yeteneği var, bir sürü alákasız konuda öyle tespitleri var ki, vay be oluyorsun.

Oldum.

Leş hadisesi

Dün süper bir yazı yazdı Mutlu Tönbekici.

Bayıldım.

Demet Akalın, İbrahim Tatlıses’in uçağına "Leş gibi" demiş ve eklemiş:

"Boş zamanlarımda gidip temizleyeceğim..."

Böyle bir manasız ama zararsız bir espri yapmış.

Adam da yememiş içmemiş, okuyunca gözlerime inanamadığım şu cevabı vermiş:

"Eskiden at, avrat, silah vardı. Şimdi atın yerini uçak aldı. Demet Akalın, benim nasıl bir ’binici’ olduğumu bilir. Ben leş gibi bir ata binmem!"

Mutlu
da diyor ki, hepimiz bu adamın ne demek istediğini gayet iyi anlıyoruz, salak değiliz, cümle aleme ilk fırsatta, ilk alınganlıkta, ilk atışmada "Ben bu kızla yattım arkadaş!" diye ilan ediyor.

Ve haklı olarak bize soruyor:

"Bu Türk erkekleri ne zaman adam olacak? Sıkıştıkları anda, söyleyecekleri lafları olmadığı anda ’Eee... ööö.. ama ben onu becermiştim?!’ demekten ne zaman vazgeçecekler?"

Bütün Türk erkekleri için geçerli değildir ama çoğunluk gerçekten de böyle.

Benim anlamadığım da şu: "Becermek" karşılıklı olan bir şey değil mi?

Ben mi yanlış biliyorum.

Bir de güzel bir şey.

Bir erkek, bir kadını "beceriyorsa", aynı anda o kadın da, o adamı "becermiyor mu?"

Peki o zaman niye ortalığa atlayan "Onu götürdüm!" imasında bulunan hep erkekler oluyor?

Sen onu götürdüysen, o da seni götürdü...

Ne var yani!
Yazarın Tüm Yazıları