Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

DTP’nin kapanması: Demokratik alanın “boşalması” tehlikesi…

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararının iler tutar tarafı yok.

Bin dereden su getirip, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi niçin kapatmak zorunda olduğunu kanıtlamaya harcanan enerji, Türkiye’nin Kürt sorununun demokratik yollar ve araçlarla nasıl çözülebileceğine harcansa çok daha hayırlı bir iş yapılmış olur.

Bu noktada DTP’nin hatalarından dem vurmanın ve kapatma kararına DTP’nin tartışılması bile gereksiz bir dizi yanlışı ve yetersizliğinin yol açtığını da ileri sürmenin bir gereği yok. Gereği de yok, yararı da yok.

Zira, DTP’nin kapatılmasıyla PKK ile “devlet” arasındaki “demokratik alan” boşaltılmış ve “sert hesaplaşma” için açık tutulmuş oluyor. Duruma bakalım ve bu “tehlikeli durum”un Türkiye’nin geleceği için öngördüğü ve gösterdiği “tehlike”yi görelim.

PKK için ne sıfat kullanırsanız kullanın, şu özelliği değişmez: PKK, Türkiye Kürtlerinin hak arama yolu için şiddeti seçmelerinin ifadesi, bunun dışavurumudur.

Zaten, ister adına Kürt açılımı, ister demokratik açılım, isterseniz Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi deyin, ne derseniz deyin, bunun temel amacı Kürt sorununu şiddetten arındırmak değil midir?

Tam da bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararı –ve işin en hazin yönü olarak, DTP’nin en ılımlı, en sağduyulu, en diyaloga yatkın unsurlarının siyasetten yasaklanması garabeti- “şiddete davetiye” niteliğindedir. Bunun için yanlıştır. Bunun için vahimdir. Bunun için “Demokratik Açılım”a kastetmektedir. Bunun için, sadece DTP ile ilgili olmayıp, Ak Parti hükümetinin politikasına darbe vurucu nitelikte sayılmaktadır.

DTP, kimilerinin pek arzuladığı biçimde, PKK ile arasına mesafe koymamış olsa da, PKK’dan kaynaklanan şiddeti açıkça kınamasa da, ne işe yaradığına dair özellikle “Demokratik Açılım süreci” boyunca bir çok soru işareti oluşturmuşsa da, milyonlarca Kürt vatandaşımızın oyu ile TBMM’de bir grup olarak temsil gücüne sahip, dahası ülkemizin “sorunlu” bölgesi Güneydoğu başta olmak üzere 99 yerde yerel yönetimlere sahip olan bir partidir.

Böyle bir partinin siyasi hayattan şu ya da bu gerekçeyle tasfiyesinin yaratacağı “siyasi boşluk” ve en önemlisi zaten Türkiye’den “ruhen kopuş”un eşiğinde bulunan hatırı sayılır rakamlardaki Kürt vatandaşlarımızda neden olacağı “travma”, alanı alabildiğine PKK’nın istediği biçimde açmış ve genişletmiş oluyor.

Bu “vakum” ve oluşan “travma”nın vakit geçirmeden üstesinden gelmek şart.

***              ***

Yoksa?

Yoksa tehlikeyi fark etmiyor musunuz?

 PKK’nın silahlı eylemlerinin başladığı 1984 yılından bu zamana dek “çatışma” esas olarak “örgüt” ile “güvenlik kuvvetleri” –asker ve polis- yani bir başka deyimle “devlet” arasındaydı. Demokratik Açılım’la birlikte MHP ve CHP’nin de ektiği “kötü tohumlar”ın etkisiyle, gelinen noktada “çatışma”nın “toplumlararası” olması ihtimali belirdi.

Tehlike burada.

PKK’nın asıl gücü, bugün ne Kandil ne de Türkiye’nin kimi dağlarında var olmaya devam eden silahlı güçleri; asıl güç Diyarbakır şehir merkezinde, Hakkari’de, Yüksekova’da, Mersin’de, İstanbul’un Okmeydanı’nda, Mahmutbey’de, İzmir’in Kadifekalesi’nde, Nusaybin’de, Kızıltepe’de vs. vs.

Yani dağlarda değil, ülkenin doğusu ile batısında şehir merkezlerinde ve şehirlerde yerleşik sayıları hayli kabarık, yaş itibarıyla çoğunlukla çok genç kitlelerde. “Demokratik Açılım”ı yörüngesinden çıkarmaya yönelik, yoluna mayın döşeyen olaylar, dikkat edin, şehirlerde cereyan ediyor. Tokat Reşadiye, tetiği çekenlerin PKK’lı olduğu ama çektirenlerin ne ve kim olduğu pek de net biçimde ortaya çıkmayan bir “provokasyon.” Ona bakarak, “Açılım Süreci”nin öncelikle “dağlardan” sabote edileceğini kimse düşünmesin. Süreç, “şehirlerden” sabote edilmeye müsait. Çatışmanın, bilinen kalıplarından çıkıp “toplumlararası çatışma”ya dönüşmesi de “şehirlerde” mümkün olabilecek bir gelişme ve PKK’nın da “mecburi muhatap” olarak sahnede kalabilmesi, “tampon unsurları” aradan çıkartarak, “şehirleri” harekete geçirmesiyle söz konusu.

DTP’nin kapatılması, bir yönüyle Türk milliyetçi-ulusalcı şahinlerinin pek hoşuna giden bir gelişme ise de, diğer yönüyle PKK’nın temel tercihine gayet uygun gözüküyor.

1980 Askeri Darbesi’nin ürünü 1982 Anayasası ise yetkileri genişletilmiş ve bugünkü anlamı kazandırılmış olan Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararının neye yol açabileceğini gözlerinizi açıp görmelisiniz.

Şunun şurasında bir buçuk yıl önce iktidar partisini kapatma işine dalmış olan ve kapatmasa da “cezalı” konuma düşürenin Anayasa Mahkemesi olduğunu, en başta o iktidar partisinin mensuplarının hatırlaması icap eder.

***                   ***               ***

Uzun lâfın kısası, DTP’nin kapatılması kararı ile “Demokratik Açılım”a ağır bir darbe zaten vurulmuş haldedir. Bununla birlikte, darbenin henüz “ölümcül” olmadığı anlaşılmalı. Bunun için başta iktidar partisi, ayrıca ülkenin demokratik güçleri ve en önemlisi ve en başta da Türkiye’nin Kürtlerine ağır görevler düşüyor.

“Demokratik Alan” boşaltılmamalı, PKK ve “devlet”, “iç savaş tohumları”nın boy göstereceği “sert hesaplaşma” için açık tutulmamalı, açık bırakılmamalıdır.

Başta Kürt siyasi hareketi, “yasal zemini” yitirmemelidir. Hükümet, o “yasal alan”ın boşaltılmaması ve “Kürt siyasi temsili”nin alan dışına çıkmaması için ne gerekirse yapmalıdır.

Türkiye, Türk ve Kürt milliyetçileri ile “ulusalcıları”na insafına terk edilmeyecek kadar renkli ve zengin, koca bir toprak parçasıdır.

X