« Hürriyet.com.tr

Dörtnala Anadolu

Hürriyet Haber
X


Bu seferki gezim adeta bir rekor denemesi gibi geçti. 3 günde arabayla yedi bölgede 3500 kilometre yol katedip, 16 kentten ve onlarca kasabadan geçtim.

Odamda gezi notlarımı gözden geçirirken kapı açıldı, içeriye daha önce gazetede beraber çalıştığımız Ali Kiremitçioğlu girdi. Hatır, gönül sorduktan sonra, ‘Ağabey benim için bir geziye çıkarmısın?’ diye sordu... ‘Ne gezisi?’ dedim. ‘Biliyorsun Peugeot, 307 adında yeni bir model getirdi. Onunla şöyle bir Türkiye turuna ne dersin?’ Önce ne diyeceğimi bilemedim... Aslında tahrik olmuştum ama belli etmedim. ‘Ali iyi hoş da ben arabayı sadece sürerim. Bozulsa motor kapağını açmasını beceremem... Bu işin uzmanı arkadaşlar var. Onların bu tura çıkması daha uygun olmaz mı?’ diye itirazlarımı sıraladım.

Benim ki öylesine bir itirazdı. Aslında Ali, soruyu sorduğu an ben içimden ‘Evet’ demiştim bile. Ali karşı çıkışımı şöyle yanıtladı: ‘Biz uzmanlara gerekli testleri yaptırdık... Bir de senin gibi gezginin intibalarını öğrenmek istiyoruz...’

İşte 3 günde yedi bölgede 3 binden fazla kilometre yol katettiğim, 16 kent, bunun iki üç misli kasaba geçtiğim yolculuğun hikayesi böyle başladı. Böylesine hızlı bir yolculukta doğal olarak geçtiğim kent ve kasabalarda fazla oyalanamadım.. Kiminde yemek yedim, kiminde uyudum, kiminde de şöyle bir tur atıp yola devam ettim.

Şimdi gelelim öykümüzün başlangıcına:

İstanbul'da çok erken saatte arabayı teslim aldım... Önce koltuğa oturup, şoförün talimatlarını dinledim. Teybe bir kaset, disk çalara da en sevdiğim diskleri dizdim... Direksiyonun altındaki küçük bir kol yardımıyla, tüm müzik setine nasıl hakim olacağımı öğrendim.

Gaza bastığımda hava yeni yeni aydınlanıyordu.

Bir çırpıda Bolu'yu arkamda bırakıp, Ankara'ya vardım. Vakit henüz öğle bile olmamıştı. Amacım hava kararıncaya kadar gitmek, sonra önüme ilk gelen kentte gecelemekti. Kırıkkale, Kırşehir üzerinden Kayseri yoluna çıktım.

ÇOCUKLUK ANILARI

Mucur kasabasında durup haritaya bakınca, birden yolumu değiştirmeye karar verdim. Boğazlayan, Sarıkaya üstünden Yozgat'ın Sorgun kazasına çıkacak, oradan Sivas'a doğru dönecektim. Bu güzergáh değişikliğine, çocukluk anılarım neden oldu. Yıllar önce çok güzel günler geçirdiğim, yol üstündeki aile çiftliğini bir kez daha görmek istedim.

Nitekim Yıldızeli'ye 15 km kala, Yaraş Beli'ndeki çiftlikte anılarımı tazeledim. Hayaller kurduğum dere kıyısında oturdum. Eşekten düştüğüm yokuşa baktım. Koyunların peşinden koşturduğum otlakları seyrettim. Hayal-meyal hatırladığım akraba çocuklarıyla çay içtim.

Oradan, nüfus kütüğümün bulunduğu Yıldızeli kasabasına geçtim. Annemin-babamın büyüdüğü sokakları aradım. Tabii ki tanıdık hiçbir görüntüye rastlayamadım. En son 23 yıl önce gittiğim Sivas'a vardığımda da şaşırdım kaldım. Düşlediğimden daha modern, daha temiz bir kent buldum. Caddelerde elele dolaşan gençleri görünce, üniversitelerin kent yaşamını nasıl olumlu etkilediğine şahit oldum.

ISSIZ TEPELER

Kongre salonunun bulunduğu göbekten dönüp, Malatya yoluna saptım. Doğuya doğru ilerledikçe dağlar daha da yüceleşmeye başladı. Kimi boz, kimi bakır renkli ıssız tepeleri, başakları olgunlaşmış tarlaları seyrederek yoluma devam ettim...

Elimin altındaki düğmelere basıp káh yerel istasyonlardan türkü dinliyor, káh teype geçip bir müziğe tempo tutuyor, káh disk çalara dönüp Jose Carrera'nın aryalarına eşlik etmeye çalışıyordum. Arada bir baktığım göstergeler, herşeyin yolunda gittiğini söylüyordu.

DAĞ TAŞ KAYISI

Gürün, Darende derken Malatya'nın sınırları içine girdim. Girmemle birlikte kayısı ağaçları heryeri sardı. Ben böylesine çok kayısı ağacını başka hiçbir yerde görmedim.

Dağ taş bu ağaçlarla kaplıydı. Boş kalan arazilere de yeni fidanlar dikilmişti.

Otelin önüne park ettiğimde gökyüzünü akşamın mor aydınlığı kaplamıştı. Bir duş alıp, otelin restoranında yemek yeyip erkenden yattım.

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp, arabaya kuruldum. Niyetim bu kentte de anılarımın peşine düşmekti. İlkokulun birinci sınıfı burada okumuştum. Sinemaya ilk kez bu kentte gitmiştim.

ANILARIMDAKİ MALATYA

Ne oturduğumuz caddeyi, ne okulumu, ne de sinemayı bulabildim. Çok katlı apartmanlar, bütün çocukluk anılarımı örtmüştü. Bir umut, kentin yaslandığı tepeden dökülen şelaleyi aradım. Onu da göremedim. Yani anılarımdaki Malatya'yı bulamadım. İçimde bir hüzün, sarı-kırmızılı bayraklarla süslü sokaklardan çıkıp, Gaziantep'e doğru direksiyon kırdım...

Arabamın kilometrelere falan aldırdığı yoktu. Bana hızını fark ettirmeden akıp gidiyordu... Yol, bazen tırmanıyor, zirvelere çıkıyor, bazen zirvelerin gölgelerindeki kanyonlarda kayboluyor, bazen hemen yanındaki nehirle yarış ediyordu.

MODERN HARMAN

Termometre, dışarıdaki sıcaklığın 37 derece civarında olduğunu gösteriyordu... Gaziantep'e vardığımda öğle ezanı okunuyordu. Arabayı bir otoparka çekip, sokaklarda dolaşmaya başladım. Kentin etkileyici bir görünümü vardı. Alıp başını gitmiş, büyümüş, modernleşmişti. Ama gelenekten de kopmamıştı. Hoş bir harman olmuştu.

Güneş epey yakıyordu ve ben Antep yemeklerini yiyebileceğim bir lokanta arıyordum. Günlerden pazar olduğu için çoğu yer kapalıydı. Sonunda, parkın içinde, yerel yemekleri yapan bir yer buldum. Önden soğuk ayranı kaşıklayıp, hararetimi bastırdım. Yolum uzun olduğu için az yemeğe gayret ettim...

Sayfada yer bittiği için, ‘dörtnala Anadolu’ gezisinde başıma gelenleri haftaya anlatmaya devam edeceğim.

Kaynak: