Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Dolmabahçe buluşmasının sırrı…

Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın 4 Mayıs günü “başbaşa geçen Dolmabahçe görüşmesinin” ardından, İktidar-Asker ilişkileri durulmaya başladı. Görüş ayrılıkları belki giderilmedi ancak, gerilim düştü. Neden dersiniz?

Gizli kalan herşey insanın merakını çeker.

 

4 Mayıs günü Dolmabahçe’de, Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bir araya gelmişler ve yaklaşık iki saat boyunca başbaşa görüşmüşlerdi.

 

Her yönüyledikkatleri çeken bir görüşmeydi, zira son haftalarda, biri hükümetin lideri, diğeri ordunun lideri olan iki kişi medya üzerinden sürekli tartışmışlardı.

 

Biri “Kuzey Irak’a girmek gerekir. Asker olarak, girersek olumlu sonuç alırız. Ancak hükümet yetki vermedi” diyor, diğeri “Asker yetki istesin, biz de verelim” diye yanıtlıyordu.

 

Anormal bir durumla karşı karşıya idik...

 

Toplum gerilmiş, Başbakan ile Genelkurmay Başkanının adeta çekişmelerini kaygı ve kuşku ile izliyordu. Sanki Asker, PKK terörünü bitirmek için Kuzey Irak’a girme yetkisi istiyor ancak hükümet korktuğundan dolayı yanaşmıyordu.

 

Hatta bazıları, “Erdoğan Washington’a şirin görünmek için böyle hareket ediyor” diyordu. AKP’liler ise, Askerin hükümeti sıkıştırmak amacıyla böyle hareket ettiğini, aslında kendilerinin Kuzey Irak’a girmek istemediğini ileri sürüyorlardı.

 

Cumhurbaşkanı da, araya girip tarafları uzlaşıya zorlamak yerine, kendi dünyasındayaşıyordu.

 

Tam bir kargaşa yaşanıyordu.

 

İşte böyle bir süreçte, Erdoğan ile Büyükanıt’ın bir araya gelmeleri ilginçti. İnsanları daha da meraklandıran, iki saatlik görüşmeden sonra,görüşmenin gizli tutulacağının açıklanmasıyla yetinilmesiydi.  Gerçekten de gizli tutuldu.

 

Türkiye gibi, hiçbirşeyin birkaç saatten fazla gizli kalmadığı bir ülkede, bu durum normal değildi.

 

Aradan geçen onca zaman zarfında, Genelkurmay, yine bir iki açıklama, bir terör doruğu, bir MGK toplantısı veen son 27 Haziran’daki basın brifinginde konuştu.Eğirdir’de dağ komando eğitim merkezindeki basın brifinginde dikkat ettim, Genelkurmay Başkanı iktidar ile ilişkilerde dikkatliydi. Sert cümleler kullanmadı, suçlamalarda bulunmadı. Tam aksine yumuşak bir tutum içine girdi. Hatta kamuoyunda bir beklenti yaratıldı. Birşeyler olacak da, ne olacağı anlaşılamayan bir beklenti.

 

Anlaşılan, Dolmabahçe görüşmesinde belirli bir uzlaşıya varılmış. Karşılıklı suçlamalar ve medya üstünden tartışmaların, yarardan çok zarar verdirdiği anlaşılmış ki “ateşkes” ilan edilmiş.

 

Mutlaka bu tutumda seçim hesapları da vardır.

 

Bir harekatın veya sürekli eleştirilerin AKP’ye oy kazandırıp kazandırmayacağı da tartışılmıştır..

 

PKK ise, fırsatı yakalamış vuruyor.

 

Ülkeyi, seçim öncesinde, mümkün olduğunca kışkırtmaya çabalıyor.

 

Hepimiz bekliyoruz.

 

Ne beklediğimizi bilemeden, bekliyoruz.

                                             *                               *                               *


EKÜMENİKLİK, BİZİ NEDEN RAHATSIZ EDİYOR?

 

Pazar günkü Milliyet’te, Türkiye’nin resmi haber ajansı AA’nın Roma mahreçli bir haberi dikkatimi çekti:

 

...Roma Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa 16. Benedictus, Vatikan’da önceki gün Aziz Petrus ve Aziz Pavlus Yortusu dolayısıyla yaptığı konuşmada, Ortodoks Kilisesi’ne birlik çağrısında bulundu. Konuşmasında, kutlamaya her yıl olduğu gibi Fener Rum Patrikhanesi’ni temsilen bir heyetin de yer almasından memnuniyetini dile getirenPapa 16. Benedictus’un Fener Rum Patrikhanesi’ni “Ekümenik”  olarak nitelemesi ve İstanbul’dan “Konstantinopolis” diye sözetmesi dedikkat çekti...”

 

Haberin asıl önemli yanı, Katolikve Ortodoks kiliselerinin sürdürdükleri “birlikte hareket etme” çabalarında yeni bir adımın atılmasıydı. Ancak, AA’nın haberi gazetelere başka bir yönüyle yansıdı.

 

Papa’nın, Fener Patrikhanesi’ni “Ekümenik” (Uluslararası) olarak nitelemesi ve İstanbul’u, Yunanca Konstantinopolis kelimesiyle anmasıydı.

 

Konstantinopolis kelimesine tepki duymayalı çok uzun zaman olmuştu. Toplumun kendine pek güven duymadığı eski dönemlerde, çok sinirlenirdik. Yunanlıların, İstanbul’u elimizden almak için bu kelimeyi kullandıklarını ileri sürenlerimiz dahi vardı. Baktım, şimdi aynı duyarlılık geri gelmiş.

 

Ekümeniklik sıfatına ise, nedense giderek artan biçimde kompleks duyuyoruz,

 

Komplo teorilerine inananlarımız, Fener Patrikhanesinin, Ekümenik olarak kabul edilmesinin ilerde Vatikan gibi bağımsız bir devlete dönüşmesine yol açacağınıileri sürerler. Hatta,hiç gerek yokken Yargıtay’ımız geçenlerde bir karar aldı ve Patrikhane’nin Ekümenik sayılamayacağını açıkladı. Hukuken, böyle bir sıfatın kullanılmasının önünü kapattı.

 

Ancak, benim gibi bir çok kişinin anlayamadığı bir nokta var. O da, Patrikhaneye “Ekümenik” diyenlerin hiçbiri, bu konuda Türkiye’nin görüşünü sorma zorunluluğunun bulunmaması. Patrikhane, Başkan Bush’tan başlayarak, dünya’nın dört bir köşesinde Ekümenik olarak kabul ediliyor. Bizim de “Hayır, Ekümenik diyemezsiniz” zorlaması yapmamıza imkan yok. Ayrıca, Patrikhane’ninTürkiye’den de böyle bir (Ankara tarafından Ekümenik sıfatı kullanılması) talebi yok.

 

Biz, Ekümenik sıfatını kabul etmeyelim, ancak başkalarının kullanmasına da karışmayalım. Zaten kendimiz karışsak dahi sözümüzü geçiremeyeceğimiz bir ortama sokmaya da gerek yok.

 

Ayrıca, Ekümenik Patrikhane’nin Türkiye’ye zararı değil,aksine yararı olacağına inananlar arasındayım.

 

Ne dersiniz...

 

Dünya üzerindeki milyonlarca Ortodoks’un ruhani lideri olan, binlerce kiliseyi kontrol eden,Patrikhane’ye rahat bir ortam mı sağlamak yoksa boğazına basıp, burnundan getirmek mi daha akıllı bir tutumdur? Kan kusturduğumuz bir Patrikhane mi, yoksa rahat bıraktığımız bir Patrikhane mi ülkemizin yararınadır....

X