Dünya Haberleri

    Doha sürecini açgözlülük tıkadı

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    31.07.2008 - 16:37 | Son Güncelleme:

    Yoğun iç gündem bizi esir almışken, dünya ekonomisinin geleceğini şekillendirecek bir gelişmeye neredeyse kayıtsız kaldık.

    Dünya Ticaret Örgütü, refah seviyesi değişkenlik gösteren ülkeler arasında ticareti “dengeli biçimde” serbestleştirerek, kalkınmayı tüm dünyaya yayacak yeni bir süreç başlatmıştı.

    İlki 2001 yılında, Katar’ın başkenti Doha’da bakanlar düzeyinde yapılan serbest ticaret zirvesi, bu yıl Cenevre’de düzenlendi; ama sonuçta küresel siyaset ve ekonominin meşum geleceği açısından önemli ipuçları veren büyük bir fiyasko ortaya çıktı.

    Manzara şöyleydi:

    Gelişmiş ülkeler, bir “serbest ticaret anlaşması” taslağı oluşturdu. Bu anlaşma, gelişmekte olan ülkelerin de katılımıyla Cenevre’de müzakerelere açıldı.

    Anlaşma taslağına göre, gelişmiş ülkeler, ulusal tarım sektörleri üzerindeki “korumacı önlemler”in bir kısmını kaldıracaklardı. Bu sayede Batı’ya bir miktar “tarım ürünü ihracatı” yapabilecek olan Üçüncü Dünya ülkeleri, bunun karşılında “sanayi ürünleri ithalatına” uyguladıkları gümrükleri aynı oranda indireceklerdi.

    Dünya Bankası’nın hesabına göre, Cenevre’de tartışılan bu plan, yoksul ülkelerdeki GSMH’yi topu topu yüzde 0.16 oranında artıracaktı. Oysa, düşen gümrük vergisi gelirleri yüzünden uğrayacakları kayıp, yaklaşık 60 milyar dolar olacaktı.

    Yani neresinden bakılırsa bakılsın, ortada zenginin yoksula bir “lûtfu” söz konusu değildi. Anlaşma, küresel gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek bir yana, ona hiçbir ciddi katkı yapmayacak kadar önemsizdi. Sembolikten öte bir anlamı da yoktu.

    Buna karşın, Avrupa Birliği, ABD, Japonya ve belli başlı gelişmiş ülkelerin oluşturduğu cephe, Doha sürecinin “zenginliği dünyaya yaymak” amacını kısa sürede unutup, müzakereleri “at pazarlığı”na çevirdiler.

    Hindistan başta olmak üzere, Brezilya, Çin ve Güney Afrika tarafından temsil edilen gelişmekte olan ülkeler ise, sürekli taviz vermeye zorlandılar.

    Sonunda tartışmalar, ABD ve Hindistan arasında kilitlendi. ABD, ani fiyat düşüşü veya ithalat patlaması gibi durumlarda gelişmekte olan ülkelerin kendi tarım sektörlerini korumasını sağlayacak “özel mekanizma”nın kaldırılmasını şart koştu. Anlaşmanın özünde pazarlık konusu olarak yer almayan bu mekanizma, yerli tarım üreticilerinin kriz durumunda çöküşlerini engellemek için şarttı.

    Hindistan mekanizmayı gevşetmeye veya kaldırmaya doğal olarak razı olmadı, ABD de geri adım atmadı. Sonuçta yoksul ülkeler, çok küçük getiriler elde edecek olmalarına karşın masadan kalkmak istemeseler de, buna adeta zorlandılar.

    Batı-merkezli uluslararası medya ise, birkaç istisna dışında, ABD ve AB’nin “açgözlülüğe” varan inatçılığını değil de, 100 ülkenin (ki Türkiye’nin de bunlardan biri olduğu zımnen belirtiliyor) çıkarlarını temsil ettiğini bildiren Hindistan’ın kararlı tutumunu eleştirmeyi tercih etti.

    Oysa Guardian’da dün yayımlanan makalelerinde Timothy Wise ve Kevin Gallagher’ın da dikkat çektiği gibi, ABD dahil bütün gelişmiş ülkeler, kendi kalkınmalarından önce, gıda sektöründe korumacı politikalar uyguluyorlardı. Yâni, hele bugünün küreselleşmiş tarımı düşünüldüğünde, Doha’da Hindistan’ın savundukları son derece meşru iken, ABD’nin tezi çifte standarttan ibaretti.

    Kısacası, 2008 Doha fiyaskosu, tarihe kara bir leke olarak geçecek.

    Zengin ülkeler kabul etseydi, yapılacak serbest ticaret anlaşması, refahın yoksul ülkelerle paylaşılması yönünde simgesel bir mesaj verecekti.

    Bütün önemi de, bu simgesellikten ibaret olacaktı.

    Oysa şimdi, gelişmiş dünyanın, gelişmekte olan dünyaya “çifte standart” gözlüğüyle baktığını ve “açgözlülüğünü” bir türlü yenemediğini ortaya koyan bambaşka bir simgesellik belirdi.

    Küresel ekonominin acı verici bir süreçle dönüştüğü ve yoksul ülkelerin giderek güç kazanırken, iktidardan henüz o kadar da nasiplenemediği bu dönemde, böylesine bir hayalkırıklığı kolay unutulmaz.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı