"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Doğan Hızlan: Perde! Sir John Gielgud öldü

Doğan HIZLAN

Bir filmde Sir John Gielgud'un adını görünce seyretme tutkumun önüne geçemezdim.

O alaycı bakışıyla, neyi oynarsa oynasın, beni tedirgin eder ve ipnotize olmuş biri gibi gene gözümü ondan ayıramazdım.

Kendisiyle ve bizimle ince kıyım alaya başladığı zaman bile, yüz haritasında kulisin izlerini görürdüm.

Büyük bir oyuncuydu, onun için de oynadığı rolü o büyütürdü.

Kısacık bir rolde bile belleğimde o kalırdı.

Benim için göründüğü her karede başrol oyuncusu oydu.

Onu sadece Shakespeare ile birlikte anmak eksik geliyor. Klasiğin temsilcisiydi, modernin de tuzu biberi.

Saraylarda kraldı, sokakta bir serseri. Çünkü o tiyatroyu değil, hayatı oynuyordu.

Onun için mekanların ihtişamından çok, insanın bir özelliği, bir yanı, bir defosu önemliydi.

Serçe parmağındaki yüzük benim için tiyatronun, sinamanın bir mührüydü. Önce yüzüne değil parmağına bakardım. Neden bilmem, benim için onun belirleyici özelliği yüzüğüydü.

Oyununun yanısıra o konuşması, bir oyuncuda dilin öneminin altını çizen bir hatırlatmaydı sanki.

Sir John Gielgud'ın sesinden nice güzel edebiyat eserlerini dinledim. Çünkü okuduğunu sevmişti, sonra da sevdirmeye çalışıyordu.

Yüz hatlarında, trajedi ile komedinin birbirine karşıt olmadığını farkederdim. Dram ise ona göre gündelik hayatın türüydü.

* * *

NASIL hatırlıyorum onu?

Gözümün önünden gitmeyen karelerden. Yanıltıcı belleğin tortularında kalmış, rengi atmış kordelelerden.

Arthur'da şapkalı haliyle seyredip de unutanınız var mı acaba?

The Barrett of Wimple Street'te Jennifer Jones'un muhteşem babasıydı.

The Charge of the Light Brigade'de İngiliz kuvvetlerinin komutanıydı.

Gielgud, kim bilir bunu oynarken ne kadar zevk almıştı.

Ciddi bir konumun absürd bir duruma düşmesinin, eğlenceli bir görünümün ona yakıştığını kendi kendine itiraf etmiştir.

Chariots of Fire'da bana kalırsa oyunculuk üzerine bir şeyler anlatmak istiyordu.

Fars türünün bir başka yüzünü bize aktarırken, yönetmenin sınırlarını genişletmiş miydi?

Orson Welles'in Falstaff'ında usta bir yönetmene usta bir oyuncudan selam göndermişti.

Öyle bir Dördüncü Richard çizdi ki, kim seyretse, onun izdüşümü üstüne düşüyor.

Sebastian'da, hem bizle, hem kendi rolüyla dalga geçti. Bilmem doğru mu anladım, yoksa beni yanılttı mı?

* * *

OYNARKEN bana hayatın kendisini hatırlatan oyuncuların ölümüne çok üzülürüm.

Çünkü onlar ölmeyecekmiş gibi gelirler bana.

X