Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Din ve Tîyn

Başlığımızın Türkçe karşılığı, ‘din ve duvar.’

Bü­yük bir sa­ha­bî­nin sö­zün­de­ki es­te­ti­ği boz­ma­mak için söz­cük­le­rin Arap­ça­la­rı­nı ay­nen ko­ru­dum.

 

Tîyn (Türk­çe'de­ki T ile ya­zı­lan ve in­cir an­la­mı­na ge­len tîn de­ğil); top­rak, ça­mur ve bun­lar­dan ya­pı­lan mad­de­ler an­la­mın­da bir ke­li­me. Hicrî 150, Miladî 767 yılında vefa eden İma­mı Âzam'ın da bağ­lı ol­du­ğu akıl­cı fı­kıh eko­lü­nün ba­ba­sı sa­yı­lan ün­lü sa­ha­bî İbn Mes'ud (ölm. 32/652) bu ke­li­me­yi, muh­te­şem bir Kur'an­sal hikmeti ver­mek için yi­ne muh­te­şem bir ben­zet­me­de kul­lan­mış­tır.

 

İbn Mes'ud'a gö­re, Kur'an'ın di­ni, top­rak ve du­var sal­ta­na­tı­nın ye­ri­ne in­san onu­ru­nu ve in­san hak­la­rı­nı ge­tir­mek­le seç­kin­le­şir. Böy­le dü­şün­dü­ğü için­dir ki, bu bü­yük fı­kıh de­vi sahabî, di­nin du­va­ra tes­li­mi­ni, din adı­na du­var yük­selt­me tut­ku­su­nu bir çö­küş ve çü­rü­yüş ola­rak gör­müş ve son­ra­ki ku­şak­la­rın dik­ka­ti­ni bu nok­ta­dan ge­le­cek yı­kım­la­ra çek­miş­tir.

 

Irak fı­kıh eko­lü­nün te­mel­le­ri­ni at­tı­ğı Kûfe'ye ilk gel­di­ğin­de, na­kış­lı-süs­lü bir ca­mi gör­dü ve de­di:

 

“Bu­nu kim yap­tı? Bu­nu ya­pan, Al­lah'ın ma­lı­nı Al­lah'a is­yan­da har­ca­mış.”

 

De­mek is­ti­yor ki İbn Mes'ud, din ve Al­lah rı­za­sı adı­na du­var süs­le­mek, özel­lik­le mâbet süs­le­mek, Al­lah'a iba­det adı al­tın­da Al­lah'a is­yan­dır. Ve İbn Mes'ud, baş­lı­ğı­mı­za kay­nak­lık eden ölümsüz sö­zü ek­li­yor:

 

“İler­ki za­man­lar­da, tîy­nı yük­sel­tip di­ni al­çal­tan bir top­lu­luk ge­le­cek.”

 

Evet, o top­lu­luk ve o gün­ler gel­miş­tir. Gel­miş­tir ki, ca­mi ya­pan birçok in­sa­na rağ­men in­san ya­pan tek ca­mi gö­rü­le­mi­yor.

 

İn­san ya­pan mâbet in­şa­sı, ger­çek di­nin ve din­da­rın işi­dir.

 

Çıkar dinciliği ile bu­nun tüc­ca­rı olan din­ci, ca­mi ya­pan in­san üre­tir ama in­san ya­pan ca­mi üre­te­mez.

 

İn­san ya­pan ca­mi­nin var­lı­ğı­nı na­sıl an­lar­sı­nız?

 

Kur'an di­ni­ni özün­den ta­nı­yan­lar bu­nun ce­va­bı­nı ra­hat­lık­la bu­lur. Ben yardımcı olayım:

 

İn­san ya­pan bir tek ca­mi­nin bu­lun­du­ğu semt­te in­sa­na hiz­met eden bir­kaç okul, bir­kaç sağ­lık mer­ke­zi, bir­kaç am­bü­lans, bir­kaç fel­se­fe ku­lü­bü, bir­kaç spor sa­lo­nu, bir­kaç kül­tür oca­ğı, bir­kaç ti­yat­ro bu­lu­nur.

 

Eğer bir­kaç ca­mi var, ama bu say­dık­la­rı­mız­dan hiç­bi­ri yok­sa ora­da in­san ya­pan mâ­bet yok de­mek­tir. Bu­nun açık an­la­mı ise ora­da Kur'an'ın di­ni yok, ama o di­nin aman­sız bir sö­mü­rü­sü var de­mek­tir.

 

Bi­zim eser­le­ri­mizde sık­ça gö­rü­len in­san­cı din-du­var­cı din, ger­çek din-du­var di­ni gi­bi ay­rım­la­rın ha­re­ket nok­ta­sı olan Asrısaadet an­la­yı­şının bi­raz da­ha ar­ka pla­nında bakın neler var. Hz. Pey­gam­ber şöyle buyuruyor:

 

“Mâbetleri süs­le­yip püs­le­mek, yük­sel­tip gör­kem­li kıl­mak­la gö­rev­len­di­ril­me­dim.”

 

Şunu da söylüyor:

 

“Gün ge­le­cek, mâbetlerinizi, tıp­kı Ya­hu­di ve Hı­ris­ti­yan­la­rın yap­tık­la­rı gi­bi, süs­le­yip püs­le­ye­cek­si­niz.”

 

Şu söz de Yüce Peygamber’in:

 

“Kur'an nüs­ha­la­rı­nı na­kış­la­yıp mes­cit ve ma­bet­le­ri­ni­zi süs­le­yip püs­le­di­ği­niz­de helâk ve çö­küş, üze­ri­ni­zde­ olacaktır.”

 

Hz. Ali (ölm. 41/661) bu Peygamber sözünü yorumlarken şöyle diyor:

 

“Bir top­lum, mes­cit ve mâbetlerini süs­le­yip püs­le­yince iba­det­le­ri boz­gu­na uğ­ra­yıp pe­ri­şan olur.”

 

Beşinci Râşit Halife diye anılan Ömer bin Ab­dü­la­ziz (ölm. 101/720), Şam Ca­mii'ne Eme­vî kı­ra­lı Ve­lid'in koy­dur­du­ğu süs­le­ri sök­tü­rüp ka­mu ha­zi­ne­si­ne gön­der­miş­tir.

 

Büyük mezhep imamlarından İmam Mâ­lik (ölm.179/795), ca­mi­le­rin şu­ra­sı­na-bu­ra­sı­na Kur'an ayet­le­ri­nin yaz­dı­rıl­ma­sı­na bi­le kar­şı çık­mış, bun­la­rı bid'at (di­ne sonradan eklenen şeyler) say­mış­tır. Ay­nı İmam Mâ­lik, ca­mi­le­re pa­ra top­la­mak için ko­nan ‘yar­dım-sa­da­ka san­dık­la­rı’na da şöy­le di­ye­rek kar­şı çık­mış­tır:

 

“Al­lah, mes­cit­le­ri dün­ya­lık top­la­ma ye­ri yap­ma­mış­tır.” (Tüm alın­tı­lar için bk. Turtûşî,  Ebu Bekr Muhammed b. Velîd; <ı style="mso-bidi-font-style: normal">Kitabu’l-Havâdisi ve’l-Bida’, s. 218-234)

 

İmam Mâlik, Kûfe’de girdiği bir camide, bu ‘para toplama sandıkları’ndan birini gördüğü için namaz kılmadan camiyi terk etmiş ve gerekçe olarak şöyle demiştir:

 

“Burası dünyalık toplama yeri, burada ibadet olmaz.”

 

Dini, dünyalık toplama aracı yapan Eme­vî ko­da­man­la­rı­nın baş­lat­tı­ğı tah­ri­be böy­le­si­ne an­lam­lı bir ta­vır­la kar­şı çı­kan bu ilk tev­hit ku­şak­la­rı bu­nu ne­den yap­tı­lar? Ca­mi­ye-na­ma­za kar­şı ol­duk­la­rın­dan mı?

 

El­bet­te­ki ha­yır!

 

On­lar, bu gi­di­şin ne­le­re mal ola­ca­ğı­nı bi­li­yor­lar­dı. Ger­çek di­ni çü­rü­ten bi­ri­le­ri, bu çü­rü­müş­lü­ğü­ ört­mek için bir ‘ca­mi sa­na­yii’, bir ‘ca­mi ya­pımından nemalanma iş ko­lu’ ge­liş­ti­re­rek bu­nun­la dindar­lık gös­te­ri­si ve bu gös­te­ri üze­rin­den po­li­ti­ka ya­pa­cak­lar. Ve bu ara­da yüz­ler­ce-bin­ler­ce açık­göz ke­se dol­du­ra­cak.

 

Bu sa­na­yi­in tar­tı­şıl­maz gös­ter­ge­le­ri, bugünkü so­kak­la­rı­mı­zı doldur­muş bu­lu­nu­yor: Or­ta­da dört du­var bir ca­mi, üst­te gösteriş ve bid'at alâmeti iki veya üç-dört mi­na­re ve alt­ta ‘iş ko­lu’nun gös­ter­ge­si bir­kaç (ba­zen on­lar­ca) dük­kan...

 

Ve bu mekânlarda Deniz Feneri türü soygun operasyonları…

 

Dincinin dini işte budur.

 

İmamı Mâlik gibi tevhit erleri böylesi camilerde namaz kılarlar mıydı?

 

Cevap tartışmasız şekilde şudur: Hayır, kılmazlardı.

 

Bil­gin sa­ha­bî İbn Mes'ud'un gö­züy­le ba­kıp de­ğer­len­dir­me ya­par­sa­nız ‘iş ko­lu’nun si­ze ya­pış­tı­ra­ca­ğı yaf­ta ha­zır­dır:

 

“Zın­dık, ca­mi­ye-ce­ma­a­te kar­şı çı­kı­yor!”

 

Bu dinci aforoz geçerli ise İbn Mes’ud da İmam Mâlik de zındık sayılmalıdır.

 

Saymak isteyen buyursun, saysın!

 

Biz, böy­le aforozcu bir Deniz Feneri zih­ni­ye­ti için söy­le­ne­cek sö­zü, bi­raz ön­ce ver­di­ği­miz ha­dis­ten, özgün sözcükleriyle nakledelim:

 

“ed-Debâru aley­küm!”

 

Yani: “Helâk ve çö­küş, üs­tü­nü­ze gelecektir!”

X