Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Dicle’nin Ölümsüz Sesi...

Tam kapıdan çıkarken seslendi, “Tuba” dedi, “Kitabımız baki. Ona göre...”

Dönüp baktım, yüzünde o muzip, sevimli gülümseme ama bir yandan da gözleri o sözlerinin ciddi olduğunun ışıltısını veriyordu. Tuba Çandar’ın “Bir Hayat: Murat Belge” adlı biyografi kitabını hasta yatağında okuduktan sonra, kendi öyküsünün de o şekilde Tuba tarafından yazılmasını aylar öncesinde istemişti. İkisinin ortak projesinden ben de haberliydim.

Hastalığının seyri buna izin vermedi. Ama, girişinde “Beni Türk doktorlarına emanet ediniz” yazılı Diyarbakır Devlet Hastanesi’nin en üst katındaki o odasında kendisiyle vedalaşıp ayrılırken, yaşama tutunma inadını “Tuba, kitabımız baki” sözleriyle vurguladı. Sesini biz dostlarına son kez işittirdi. Kafamı geri çevirtip, ona son kez bakmama, son kez görmeme vesile oldu.

“Türkiye’de Kürtler” paneli bahane idi. Diyarbakır’a Mehmed Uzun için gitmiştik. Aynı tarihte Tayyip Erdoğan’lı, Hillary Clinton’lu New York’ta Waldorf Astoria’daki iftar yemeği yerine, Diyarbakır panelini kesin biçimde tercih etmemin nedeni, Mehmed Uzun’u görecek olmak ile ilgiliydi.

O 29 Eylül günü,Mehmed Uzun’u uzun bir süreden, hastalığı ortaya çıkıp Stockholm’den Diyarbakır’a döndüğü zamanlardan beri ilk kez görecek idim. Son kez olacağını bilmiyordum. Çünkü, ayrılırken, “Yarın yine geleceğiz. Görüşürüz”diye ayrılmıştık. Ertesi gün, Diyarbakır surları kadar güzel ve sağlam, sevgili eşi Zozan’dan, bizle olduğu gün harcadığı olağanüstü efordan yorgun düştüğünü öğrendik. Kimseyle görüşecek hali kalmamıştı.

Yine de, ölümünü topu topu 11 gün sonra, 11 Ekim günü, Türkiye topraklarından hayli uzakta, Arap çöllerinin ortasında öğreneceğimi, Diyarbakır’da cenazesinde bile bulunamayacağımı kestirememiştim. Mehmed Uzun ve ölüm sözcüklerini zihnim bir türlü kabullenmediği için herhalde.

 

***           ***       ***

 

Oysa, aniden gelişen ve vücudunu saran kanserin son safhasına ulaştığını, birkaç günlük ömrü kaldığını öğrenip, Stockholm’den Türkiye’ye, ama evinin bulunduğu İstanbul’a da değil, doğru Diyarbakır’da hastaneye geldiğinde, biz de “toprağında gömülmek” için döndüğünü, “ölmeye geldiğini” öğrenmiştik. Ta bir buçuk yıl önceden biliyorduk, Bayram arifesinde öğrendiğimiz haberi.

Ama, bizi de yanıltan kendisi oldu. “Ölmeye gelmek”i “yaşama geri dönmek”e o çevirdi. Mehmed Uzun, bir bireyin ölüme karşı en destansı direnişlerinden birini gerçekleştirdi. Bizi, sanki ölümü alt etmek mümkünmüş duygusuna alıştırdı. Bir buçuk senedir, her telefon konuşmamızda, mutlaka görüşme sözü verdik ve araya hatırlanmaya değmez basit şeyler girdi ve o sözü sanki biz hep yaşayacakmışız ve unutulmaz Mehmed’i sonsuza dek görebilecekmişiz gibisinden bir havaya girerek, bir türlü yerine getiremedik. Yazın, bize Assos’a gideceğini ve hatta denize girip yüzeceğini bildirdiğinde dahi, bunun, “Gelin artık, görüşelim; ben artık gidiyorum” demek olduğu dahi olduğunu algılayamadık. Ya da algılamak istemedik.

Nasıl algılayalım ki, ölümsüz destanlarını seslendiren dengbejler gibi yazıyla bir dili seslendirmek gibi bir muazzam bir işin altından kalkan ve ana dilini ölümsüzleştiren Dengbej Mehmed, bize kendisinin de ölümsüz olduğu duygusunu aşılamıştı.

Şahidim, Milliyet Sanat Dergisi’nin Eylül sayısında yazdığı “Bir yaşam öyküsü: Ölüm meleğinden kaçmayacağım da, onu beklemeyeceğim de” başlıklı yazısı.

Yatağının başucunda, “Yahu Mehmed, o ne yazıydı öyle” dediğimde, bitkin vücuduyla doğruldu ve güldü, “Yaşar abi o yazı üzerine, ‘Tolstoy gibisin’ diye aradı; Yaşar abiyi de Tolstoy’dan aşağısı kurtarmıyor” diye bir yandan şaka aracılığıyla Yaşar Kemal’e büyük sevgisini dillendirirken, bir yandan da alçakgönüllülük vurgusu yapıyordu; tüm bilge ve büyük yazı adamlarına yakışır vaziyette.

Oysa, o yazı, Orhan Pamuk’un Nobel ödül konuşmasının metninin yanısıra, son bir yıl içinde Türkçe yazılmış en önemli kısa yazı metni olmalı. Gerçekten Tolstoy kalibresinde. O da Mehmed Uzun idi, niye aşağısı kurtarsın ki?..

Dicle’nin Sesi’nin iki kitabı; Dicle’nin Yakarışı ve Dicle Sürgünleri ile, Kader Kuyusu ve Aşk gibi Aydınlık, Ölüm gibi Karanlık ile, Nar Çiçekleri ile Kürtçe’yi roman diline sokarak, bir “dil mimarı” olarak Türkiye’nin insanlarının önemli bir bölümüne kişilik sunan Mehmed Uzun, Ruhun Gökkuşağı ve kendi ne kadar itiraz etse de Yaşar Kemal’in tanımıyla Tolstoy gücündeki o son yazısıyla, besbelli, Türkçenin deustasıydı. İsveççe de yazdığına göre, besbelli, o, insanoğlunun bir özel oğluydu. Bu toprakların evladı.

 

***     ***       ***

 

Onu son kez görmüş olduğum, vedalaştığım, helalleştiğim ben fark etmeden bilinçaltıma kazındığı, ölüm anı geldiğinde, cenaze günü ben çok uzaklarda olacağım sezgisi varolduğu için mi bilmiyorum, Diyarbakır’dan ayrılmadan önce, hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Gittim, Ulu Cami’in avlusunda dolandım. Mardinkapı’ya gittim. 1500 yıllık On Gözlü Köprü’ye, Kırklar Dağı’na, Hevsel Bahçeleri’ne, en önemlisi Dicle’ye baktım yükseklikten.

Mehmed Uzun, son yolculuğuna Ulu Cami’den çıktı, orada uyuyor şimdi.

Ölümle randevuyu, kendi randevusunu anlattığı o ölümsüz son yazısında “Yeni durumu olduğu gibi kabul etmekten başka bir yol yoktu., ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her tarafımı işgal ediyordu. Bu durumda esas karar vermem gereken bir başka konu da vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiyle çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim... sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu ertelemeye çalışarak direnecektim...

Ölümü konuşmayacak, düşünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, geleceği, umudu, azmi konuşacak; düşünecek, hayal edecektim.Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sukunetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle..”

Mehmed Uzun’un öyle gittiğine ben tanığım.

O, Dicle gibi akmıştı; artık hep Dicle gibi akacak.

Ölümsüz!

X