Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Devirler ve oğullar

<B>ALLAH </B>sizinkileri de analı babalı büyütsün, büyük oğlum kocaman delikanlı oldu. Boyu posu benimkisini bile geçti. Eh, yaş on sekiz...

Karnı burnunda annesi dünyanın öteki ucundan inen uçağın kapısında peydahlandığı an elimi şakkadak alnıma vurup kendi kendime, ‘yavrum, fena ketenpereye geldin’ dediğim o tan vaktini hatırlıyorum da, sanki dün...

Neyse, familya mahremimin ayrıntısına girecek değilim, oğlum en baştan itibaren hayırsız pederiyle değil, çok fazla ‘anaç tavuk’ validesiyle büyüdü.

Büyüdükçe de, bin şükür, yakınlık derecemiz giderek arttı.

Hanidir ve hanidir, sonsuz yakın bir ilişki sürdürüyoruz.

Dolayısıyla, annesi dizginleri gayet sıkı tuttuğundan, arkadaşlarıyla özgürce bir şeyler yapmak istediği zaman, derhal, teoride olduğu kadar pratikte de liberal babasına telefon ediyor ve ‘sana gelebilir miyiz’ diyor.

Doğrusu, çocuğumun benim mekanımı tercih etmesi koltuklarımı kabartmıyor desem yalan söylemiş olurum. Şişiniyorum.

Dolayısıyla, emri vaki dahi olsa, ‘a benim canım oğlum, hiç sorulur mu, buyur, başımın üstünde yeriniz var’ cevabını veriyorum.

Ardından ben de hemen telefona yapışıp, hafta sonu için herhangi bir hatunla öngörülmüş randevumu iptal ediyorum.

Hatun ateş püskürecekmiş zerre umurumda değil, teneşirde paklandığım zaten yeter, tabii ki önce evladım !

*

BANA geliyor da ne mi yapıyorlar ? Vallahi hiçbir şey...

Aslında hemen kendi odama çekilip onları yalnız bırakıyorum ama şöyle bir gözlemlediğim kadarıyla, önce ‘iyi aile çocuğu’ sınırlarını aşmayan sohbet; sonra internette gezinmeler; daha sonra da sabaha kadar sürecek video faslı...

O saçma sapan postmodernlikteki Japon çizgi - filmleri var ya, işte onları kiralıyor ve gün ağarana kadar ekrana bakıyorlar.

Erkenden kalktığımda hepsini televizyon önünde uyuklarken buluyorum.

Bu arada da ben babalığımı gösterip, kurt iştahlı delikanlılar doya doya yesin diye, haniyse çuvalla, sandviç kabili yiyecekleri hazırlamış oluyorum.

İçtikleri ise Amerikan meşrubatı... Dolabı kasten bira, şarap ve votka türü şişelerle dolduruyorum ama, dokundukları bile yok...

Her neyse, sabah da önlerine kahvaltı koyup selametle yolcu ediyorum.

*

GEÇEN gün, koltuklarının altında video kasetleri, yine geldiler.

Benimkisi, artı, onun sınıf arkadaşı dört koca ızbandut...

Evet cüsse ızbandut da, fakat hala pek bir kopiller.

Üstelik dediğim gibi, ‘iyi aile çocuğu’ usluluğu biraz fazla sinmiş...

Yine alçak sesle felsefe öğretmeninden ve Descartes hakkındaki ev ödevinden konuşuyorlar. Müziği bile yükseltmemişler.

Sandviçleri hazırladığım mutfaktan yanlarına geldim ve önce, dolapta buz gibi bira olduğunu ve içine votka katıp ‘pasaj usulü’ içmelerini önerdim.

Hepsi birden ‘hayır’ diye ayaklandılar.

O takdirde, cigara tüttürüyorsanız çekinmeden yakın, benim bu konularda takıntım yoktur dedim. ‘Biz hiç birimiz kullanmıyoruz’ cevabını verdiler.

Neredeyse Yeşilay'ın erdemlerini ve tütünün zararlarını anlatacaklar.

Doğrusu dayanamadım ve yarı şaka yarı ciddi, açtım ağzımı, yumdum gözümü.

*

DEDİM ki, ‘siz ne biçim delikanlısınız ? İçki yok, cigara yok... Peki gece niye dışarı çıkmıyorsunuz ? Sorgu sual eden mi var ? Ebeveynlerinize tek laf gitmeyeceğini de biliyorsunuz. Dansinge mi, diskoya mı; meyhaneye mi, kerhaneye mi her ne haltsa, fırlayın oraya ve dökün kurtlarızı...

Kız getirecekseniz de söyleyin, çeker giderim, ev sizin...

Ama hayır, sabaha kadar salak salak Japon videolarına bakıyorsunuz.

Bari porno videoya bakın be çocuklar...

Hem gözünüz gönlünüz açılır, hem de ben size on sekiz yaşında derim...’

*

BEN bunları söyleyince önce bir sessizlik oldu, ardından da hepsi birden kahkahayı bastılar. İlk defa kendilerini kontrol etmeden güldüklerini duydum.

Sonra benim oğlan atılıp, ‘baba, senin devrinde yaşamıyoruz’ demesin mi!

Apışıp kaldım ve doğrusu, verecek yanıt bulamadım.

Mutfakta hazırladığım sandviçleri acilen bitirdim ve önlerine Amerikan meşrubatını da sürüp, ‘ne haliniz varsa, görün’ diyerek odama çekildim.

*

BENİM devrimde yaşamıyorlarmış, elinin körü !

Kerata, ne varmış bakim benim devrimde ?

Ne varmış bakim benim on yedi - on sekiz yaşımda ?

Cumartesi öğleden sonra, cigara dudakta ve göz dikizde, arkadaş grubuyla vın Beyoğlu sinemasına... Ardından, gelsin Çiçek Pasajı'nda çift dubleli Arjantin biralar... Nihayetinde de, iyice çakır keyif, vur Tünel'den aşağı ve bak Alageyik hatunlarına... Son vapura yetiştin yetiştin, yoksa motor paklar.

Malum, Pederim alı al, moru mor ve elinde falaka, kapıda beni bekleyecek.

Cevabım hazır: ‘Babacığım, artık sizin devrinizde yaşamıyoruz ki...’
X