Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Depremin 10’uncu yılında

ÖYLE bir gecenin ne anlama geldiğini ancak bizzat yaşayan bilir. Yaşamayanların söylediği, filmdeki deprem sahnesini anlatmak gibidir. Tam 10 yıl önce 17 Ağustos 1999 gece yarısı yaşadıklarımızdan söz ediyoruz. Hafızamız bizi yanıltmıyorsa 35 saniye, duvarlar yıkılacak, çatı üstümüze çökecek korkusuyla sallandık.

Tamam. Bize bir şey olmadı, ama Gölcük, İzmit, Adapazarı, Yalova, Çınarcık yıkıldı, birkaç dakika içinde 18 bine yakın insanımız can verdi.

Yaşadığımız bir büyük felaketti. Üstelik Türkiye’nin en gelişmiş ve en yoğun nüfuslu yöresini vurmuştu. Can kaybı gibi maddi kayıp da hiçbir ulusun altından kolayca kalkamayacağı kadar büyüktü.

İşin üzüntü veren yanı, başta hükümet olmak üzere hiçbirimiz depremin büyüklüğünü ve kaybın çapını ilk bir iki gün fark edemedik.

Ama merhum Başbakan Bülent Ecevit o ilk şaşkınlık saatlerini telafi eden öyle büyük bir enerji ile olayın sorumluluğunu üstlendi ki... Hükümet gerçekten mucizeler yarattı:

Devletin tüm olanakları bir anda deprem yarasını sarmaya tahsis edildi. Bu çapta bir felakete karşı hiçbir hazırlığı olmayan resmi makamlarımız ilk günlerdeki şaşkınlığı kısa sürede attı. Kimin nereye, hangi yetkiyle müdahale edeceği, kurtarma çalışmalarının nasıl yürütüleceği, hayatını kaybedenlerle kimin, canı kurtulmuş olanlarla kimin meşgul olacağı, ilacın, doktorun, gıdanın nereden geleceği dahil sayısız sorun, çaresizlik içindeki insanların isyanına yol açıyordu.

İşte bu aşamada müthiş bir şey oldu:

Hükümetin dinamizmi toplumda büyük bir seferberlik ruhu yarattı. İnsanlar tüm olanaklarıyla deprem bölgesine yardıma koştu. O kadar ki, bir aşamada yetkililer "Artık yardım getirmeyin. İlaç, gıda, giyecek dahil her şey fazlasıyla var, ama onları koyacak yerimiz yok" demek zorunda kaldı.

Felakete uğrayanlar eşi görülmedik bir hızla önce çadırlara ardından da çok kısa bir sürede yapılmış deprem evlerine yerleştirildi.

Ve bir sene, bir buçuk sene gibi bir sürenin sonunda nerdeyse sarılmadık yara kalmadı.

O tarihte ülkeyi Demokratik Sol Parti’nin (DSP) Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP)ile ortaklaşa kurduğu koalisyon hükümeti yönetiyordu.

Bu başarıyı seçmen nasıl değerlendirdi derseniz ona da gelelim:

Güvenilir bir kaynak olan "Toplumsal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı"na (TESAV) göre DSP’nin 1999’da İstanbul’da aldığı oy 29.6 iken 2002 seçiminde yüzde 1.1’e; Kocaeli’nde yüzde 22.9 iken yüzde 1’e, Sakarya’da yüzde 19.3 iken yüzde 0.6’ya düştü. MHP’ninkiler de İstanbul’da yüzde 10’dan yüzde 5’e; Kocaeli’nde yüzde 14.7’den yüzde 6’ya, Sakarya’da yüzde 17.6’dan yüzde 6’ya indi. ANAP ise tümden silindi. Hani "Hiçbir iyilik cezasız kalmaz" diye bir laf var ya, ona döndü.

Bunun ardından yani 2002’de iktidara gelen ve son yedi senedir ülkeyi yöneten siyasal iktidar bir sonraki felakete insanlarımızı -özellikle de her an yeni ve büyük bir deprem bekleyen bu yörenin insanlarını- hazırlamak konusunda ne yaptı?

İnsanlarımızın depreme karşı eğitilmediğini, binalarımızın yüzde 99’unun depreme dayanıklı olmadığını biliyoruz değil mi?

Allah’ın bizi korumak hususunda bir taahhüdü var da acaba bizim mi haberimiz yok.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI