Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Dayanışma en değerli can varlığımız

    ERAY AYTİMUR erayaytimur@yahoo.com
    09.11.2017 - 14:58 | Son Güncelleme:

    Müzisyen ve eğitim psikoloğu Banu Kanıbelli’nin İzmir’de Sıtkı Amca’nın dükkânında başlayan müzik yolculuğu ‘Yer Gök’ albümüyle devam ediyor. Daha önce, Gezi olayları sırasında başından yaralanarak uzun bir hayat mücadelesini kazanan Lobna Allami için yazdığı ‘Lobna’nın Şarkısı’yla ismini geniş kitleye duyuran Kanıbelli’yle ‘Yer Gök’ ve diğer şeyler hakkında konuştuk.

    Çocuklar için müzik, büyükler için müzik, büyükler için çocuk müziği, çocuklar için büyük müziği sarmalında en azından ilk ikisini ustalıkla başaran biri olarak geçiş ve dengeyi nasıl kuruyor, ayrımı nasıl yapıyorsun?
    Bu geçişler hesaplamalarla değil de, hayatın akışı içinde şekillendi bugüne kadar. Şarkılar yaşadıklarıma müzikle karşılık verirken arkamda bıraktığım ses izleri oldu bir bakıma. Çocuklar için müzik yaptığım dönemde küçük çocuklarla çevriliydim. Çocuk dünyasının tam içinde, ihtiyaçlarının farkındaydım. Onlara çocuk şarkılarıyla eşlik ettim. Yetişkin dünyamın şarkıları ise kendi hallerinde birikiyordu. Sanırım bir doygunluk noktası ardından ve yetişkin olarak beliren ihtiyaçların çekim gücüyle büyükler için şarkılarımı derlemeye yöneldim. Çocuk şarkıları kendi seyrinde bana arada el sallarlar, ben de gerekiyorsa yanlarına gider, şarkıları söyleyen olurum.

    Sıtkı Amca’nın kırtasiye dükkânındaki mandolin dersleriyle başlıyor ya yolculuk, biz 70’lerin müziğe hevesli çocukları için çok ortak durum ama senin piyanon da var, eğitimini alıyorsun madamdan, ama en sonunda yine gitara geçiyorsun. Çaldığın enstrümanlarla etkileşimin nasıl şekillendi?
    Bugün elime alsam çalamayacağımı bilsem de mandolin, şimdinin en sıcak duygularını uyandıran başlangıç enstrümanı. Ardından piyano, özel ders ve belli bir programda kalmak zorunda olduğum, küçük sabırlı adımlarla geliştirdiğim bir enstrüman oldu. ‘Alice Harikalar Diyarı’ndaki Banu için devasa kapıları karşısında küçüldüğüm, zenginliği içinde kaybolduğum, sınırsızlık hissi veren, odaları içinde binbir keşfe çıktığım bir enstrümandı. 13 yaşında elime gitarı aldığımda ise, masa üstündeki o iksiri içmiş, Alice gibi boyum bosum pencerelerden taşmıştı! Onunla birlikte büyüdüm, insan içinde serpildim. Şarkılar söyler, yapar ve arkadaşlarımla paylaşır oldum. Hâlâ da öyle.

    Yer Gök’ tam da Dylan’ın 60’lı yıllarda davet ettiği ‘duyarsız kalma’ çağrısını ve protest folk çağrışımını içeriyor. Gezi sürecinden de ne kadar etkilendiğini düşününce toplumsal hareketler ve müzik arasındaki mesafede sen nerede duruyorsun?
    Toplumsal olaylar karşısında ilk refleksim, çocuk müziğinde olduğu gibi, gördüğüm ihtiyaçla ilgili eyleme geçmeye yönelik olarak çalışıyor. Belki o çocuk kendini ifade edemiyor, ya da ağacın dili yok konuşamıyor, ya da kadın şiddet görüyor, sesi çıkamıyor. Burada bir şarkı somut olarak ne yapabilir? Belki hiçbir şey! Ama belki de izini süremeyeceğiniz biçimde pek çok şey! Onun dilinden kendini ifade etmekle başlayabilir. Aynı ihtiyacı duyanların birbiriyle temas kurduğu bir alan yaratabilir. Zaman ve coğrafyalar aşırı yolculuklar yapabilir. Hatta bir umut, sesini duyurmak istediğine sesini duyurabilir. Ancak burada benim için kritik bir nokta var. Kullandığım dilin yapıcı ve beklenmedik, yaratıcı bir yerden konuya girmiş olmasını özellikle önemsiyorum. Çünkü maalesef toplumsal olaylar, karşımıza hem olayın kendisi hem de onun hakkında kullanılan söylem ile birlikte geliyor ve bu söylem çoğu zaman ayrıştırıcı bir üslup dayatıyor. Neredeyse 7’den 77’ye herkesten bu dilde konuşmayı talep ediyor. Ayrılıkçı söylem içindeki olmayı kabul etmiyorum, evet belki duyarsız kalmayı seçiyorum. Sözlerimin karşımdakinin gücünü beslemeye yaramasını istemiyorum. Tam tersi, yapıcı bir diyaloğu, karşılıklı empati kurabilmeyi bekliyorum. Anlaşılmayı umarak anlatmayı, bununla birlikte duygu uyandırabilmeyi diliyorum. ‘Lobna’nın Şarkısı’nda mesela... Ya da ‘Ve Masum’, çocukluğu anlatan dizelerinin arkasında, baştan sona metaforik olarak Gezi ruhuna bir güzellemedir. Her şeye rağmen anlaşılmayı bekler.

    Albümde ağırlıklı olarak kendi sözlerin var ama Fazıl Hüsnü, Bejan Matur ve Yekta Kopan referansları da yer alıyor. Bu isimlerden hareketle, yaptığın müzikte şiir ve öyküyle hatta romanla iletişimin ne düzeyde?
    Zor söz yazarım ve sözü incelikle kullanan şairlere, yazarlara hayranlık duyarım. Zaman zaman şiirlerin arasında dolaşır, onlara müzik yaparım. Şairlerin şiirlerine şarkılar bu şekilde oluştu. Bir başkasının sözlerine ya da bir görüntüye müzik yazmayı severim, sözün içindeki duygunun çevirisini müziğe yapmak gibidir bu. Kendi yazdığım sözlerde ise düşünen herhangi bir iş, bir film, bir kitap, köşe yazısı ya da gördüğüm bir sergi ilham kaynağı olabilir. Ama zaten tüm bunlar bizde birbirleriyle etkileşerek iz bırakmazlar mı? Bazen tek başına, bazen iç içe geçmiş olarak, farkında bile olmadan...

    ‘Yer Gök’te resmen dev bir kadro bir araya gelmiş. O kadar güzel isim var ki tek tek saymayalım da Selen Gülün, Başak Yavuz ve Baki Duyarlar üzerinden genelleyelim, bu albümün düzenlemelerini neden cazcılara emanet ettin?
    Yaptıkları işi ve yapma biçimini sevdim onların. Güven duydum. Şarkıları kendilerinden çıkarmadan düzenleyeceklerine, hatta kendilerinden katacakları renklerle güzelleştireceklerine inandım. Öyle oldu. Bizi bir araya getiren koşullar farklı nedenlerle yine müzikti ve dost olmuştuk. Hepimizin ortak ilgi alanlarından biri cazdı ama caz değil de reggae yapıyor olsalardı, yine onlarla yapardık.

    Peki bağlantılı olarak, örneğin Selen Gülün çok önemli bir müzisyen ve akademisyen. Kadın Türkiye’ye sığamadı gitti. Bir kadın, müzisyen ve eğitimci olarak sen nasıl hissediyorsun?
    Bana ne mutlu ki, Selen sihirli değneğini ‘Yer Gök’e dokundurdu ve öyle gitti. Dünyanın daha fazla noktasında, müziğini doya doya yapıyor olmasına çok seviniyorum. Ben ise her şeye rağmen iyi hissediyorum. Hayatımda daha fazla zamanı eğitimci olarak geçirdiğim için müzisyen olarak yıpranmadım. Eğitimci olarak da geleceğe odaklı hedefler koymaya, gerçekçi umutlar beslemeye alışmış olabilirim. Bir diğer etken de, hayatımın 11-18 yaş arası sadece kız arkadaşlarımla olarak eğitim görmüş olmak. Bizim kızlar olarak her şeyi yapmaya ‘gücümüz yeterdi’. Hayata karıştıktan sonra da kendimi bir kadın olarak hiçbir zaman erkek varlığı karşısında güçsüz hissetmedim. Müzisyen ya da eğitimci olarak da yapacak bir şeyler hep buldum ve onunla ilgili adım atmaktan geri durmadım. Zor zamanlardan geçiyoruz ve zaman zaman çok etkileniyoruz. Ama gelecek umudunu yitirmeden dik durmak, bizi güçsüzleştirmeye yeltenen söyleme gereğinde duyarsız kalmak, bildiğimiz gibi yapmak durumundayız. Dayanışma ise en değerli can varlığımız.

    Dayanışma en değerli can varlığımız

    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı