Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Davutoğlu’nun cevap vermediği soru

CUMA akşamı NTV’de Oğuz Haksever ve Cengiz Çandar’la birlikte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile epey kapsamlı bir söyleşi yaptık.

Gaziantep’te sivillere yönelik bir PKK saldırısının hemen ardından yapılan böyle bir TV programında ilk soru elbette terör/Suriye politikaları ilişkisi üzerineydi.

Davutoğlu bu soruya, terör sorununun 30 yıldır devam ettiği, bunu sadece bugünkü Suriye politikasına bağlamanın yanlışlığı gibi şeyler söyleyerek cevap verdi. Haksız da değildi, Türkiye’nin dış politikasının terör üzerindeki etkisi, zaman içinde baktığınızda pek azdı, ama spesifik olarak bugünden ve içinde bulunduğumuz konjonktürden söz edecek olursak bana göre ciddi bir ilişki vardı güncel dış politika tercihleriyle terör arasında. Bakan da belki bunu yadsımıyordu ama tahmin edilebileceği gibi bu konuda fazla konuşmak da istemiyordu.

Bakanın bu cevabının ardından ben ‘Peki aynı soruyu tersten sorayım, terörün varlığı Türk dış politikasını ne kadar etkiliyor’ dedim. Bu soruma Cengiz Çandar da katkı yaptı.

Bakan bu soru için ‘İlginç ve önemli bir soru’ dedi ama benim umduğum kapsamda bir cevap da vermedi; hatta neredeyse hiç cevap vermedi.

Bana göre bu soru son çok önemli ve özellikle hükümetler tarafından samimiyetle yanıtlanması gereken bir soru. Umarım iç toplantılarda, ‘beyin fırtınaları’nda bu soruya samimi ve gerçekçi yanıtlar aranıyordur.

Dün Milliyet’te Kadri Gürsel’in bana göre çok önemli bir noktaya değinen yazısı, ‘Terör (veya genel olarak Kürt sorunu) Türkiye’nin dış politikasını ne kadar etkiliyor’ sorusunun yanıtlarından bir bölümü için ciddi ipuçları içeriyordu.

Türkiye, Ahmet Davutoğlu’nun politika uygulayıcılığında kendine bir ‘stratejik derinlik’ yaratmaya çalışıyor. Daha doğrusu, bu derinlik potansiyel olarak zaten var da, onu kuvveden fiile geçirmeye çalışıyor. Bu, bir yerde başlayıp sonra da bir gün sona erecek bir çaba değil; o ‘stratejik derinlik’in hep var olması, daha da geliştirilmesi için sonsuza kadar çalışmak gerekiyor.

Kendimiz için meşru gördüğümüz bu çabanın başkaları için de aynı derecede meşru olduğunu kabul etmeliyiz. Buna Kadri Gürsel’in de dediği gibi PKK da dahil.
PKK’nın Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışmasını teşvik etmekten bile geri durmayan ‘stratejik derinlik’inin bugünlerdeki hedefinin Türk dış politikasını etkilemek, hatta pasifize etmek olduğu ortada.

Hemen hamasetle, ‘PKK’ya teslim olmayacağız, Suriye politikamız değişmez’ diyecekler olacaktır. Unutmayın ki mesele bunun çok ötesinde, ister istemez İran’la nihai bir hesap kesimine bizi götürecek potansiyelde.

O yüzden, gelin bir kez daha soralım ve soruya devlet içinde samimi, gerçekçi yanıtlar arandığını temenni edelim: ‘Terör, Türk dış politikasını ne kadar belirliyor, etkiliyor?’

İran konusunda iki temel seçenek var


KÜRT sorunu ve PKK, her ne kadar bizim kendi iç meselelerimizde kaynağını bulan sorunlarsa da, bu konunun bir dış boyutu olduğunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir.

O dış boyut, her zaman aynı değil ama. PKK, kendine göre bir stratejisi olan bir örgüt. Bu strateji içinde taktik adımlar atarken o an uygun olan her şeyle ve her ülkeyle işbirliği yapabilir. Geçmişte yaptı, bugün yapıyor, yarın da yapacak.

PKK, bir gün Irak’taki hakim güç olan Amerika’ya hoş gözükmek için İran’ı istikrarsızlaştırmaya yönelik bir silahlı örgüt (PJAK) kurabilir. Ertesi gün, bu örgütün kullanım ömrünün tamamlandığını görüp İran’la işbirliğine gidebilir.

Aynı şey elbette İran için de geçerli. İran bir gün Kandil’deki PKK mevzilerini Türkiye ile birlikte bombalayabilir, ertesi gün PKK’ya silah, lojistik ve hatta tıbbi destek sağlayıp bu örgütün Türkiye’ye saldırmasını isteyebilir.

Türkiye’nin bugünlerde yoğun biçimde yaşadığı terör sorununun, özellikle Temmuz sonundan beri Şemdinli ve civarında yaşanmakta olan yoğun çatışmaların İran boyutunu hiç unutmamak gerek.

Peki ne yapacağız İran’la?

Bana göre iki temel politika seçeneği var: 1. İran’la bölgesel rekabete son verir tarzda davranmaya başlayacağız; 2. Rekabete devam edeceğiz.

Hükümet, görebildiğim kadarıyla ikinci tarzı kendine siyaset olarak belirlemiş gözüküyor, İran’la bölgesel rekabetin çatışmalı hale gelmesinden çekinmiyor.
Muhalefetin ise (aynen bu kavramsallaştırma içinde değil belki ama) birinci seçeneği tercih etmekte olduğu anlaşılıyor.

İçte ve dışta yaşadığımız tartışma dönüyor dolaşıyor hep aynı yere geliyor: Türkiye’nin Ortadoğu’da, sınır komşularında yaşanmakta olan gelişmelere sırtını dönme şansı var mı yok mu?

Hükümet bunu ‘şans’ kelimesiyle bile değil, ‘lüks’ kelimesiyle tanımlıyor, ‘Hayır böyle bir lüksümüz yok’ diyor.

Muhalefetin ise bu temel politika tercihi konusunda ne dediğini ben bilmiyorum; belki de kasıtlı olarak bu soruya cevap vermiyor, onun yerine hükümetin politika tercihi içinde attığı kimi taktik adımları, uygulamaları vs eleştiriyorlar.

Muhalefete kızmalı mı kızmamalı mı?

MUHAFELET, adı üzerinde, hükümetin politikalarını ve politika tercihlerini eleştirmek, onların yerine başka tercihleri önermek için var.

Örneğin CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş ve arkadaşlarının girmesine izin verilmeyen Hatay’daki kampla ilgili eleştirileri son derece yerinde muhalefetin. O kampta ne olduğunu bilmeye hakkımız var vatandaş olarak.

Muhalefeti eleştiri ve alternatif önerme görevini yapıyor diye eleştirmenin bir anlamı yok. Tam tersine, muhalefet bir alternatif önermezse eleştirilmeli.

Ancak öte yandan muhalefetin tam olarak ne dediğini bilmeye de hakkımız olduğunu düşünüyorum. ‘Hükümetin yaptığı kötüdür, yanlıştır’ demek, bana yetmiyor şahsen.

 

X