« Hürriyet.com.tr
MENÜ

Daum İstiklal Marşı'nı yalandan söylüyor

Kimi onun için ‘’Şovmen’’ diyor.. Kimi de ‘’Çok iyi teknik direktör’’ görüşünü savunuyor.. Bir başka kesim ‘’İş bilmez biri’’ yakıştırması yaparken… Bir diğer kesim ‘’Bu kadar çok sık takım değiştiren hoca mı olur?’’ diye soruyor..

SEYCAN AKSU
SON GÜNCELLEME

Bu örnekler böyle uzar gider.. 

Ama kim ne derse desin…

O, bir fenomen..

O, Fenerbahçe’nin de, Galatasaray’ın da, Beşiktaş’ın da, Trabzonspor’un da başının belası..

Onun adı Yılmaz Vural..

Kabul edersiniz, ya da etmezsiniz..

Ama bugün Türkiye’de bir Yılmaz Vural gerçeği var..

Onu bir gün saha kenarında takla atarken de görebilirsiniz..

Futbolcusunu tokatlarken de..

Ama bir bakmışsınız Beyaz Show’a da çıkmış, espriler yapıyor..

Bir gün bir bakmışsınız Lig TV’de maç yorumluyor..

Ertesi gün takım çalıştırıyor..

Ben tek tek saymadım ama Yılmaz Vural herhalde bu işe başladığı günden bu yana 20’nin üzerinde takımda görevde yapmıştır..

İşte ben de ‘’Bu renkli, esprili, ilginç kişilikli’’ adamla röportaj yapmaya karar verdim..

Ben sordukça sordum, o içtenlikle cevaplar verdi..

Ortaya da böyle keyifli bir röportaj çıktı..

Seycan Aksu: Hocam ilk olarak herkesin de bildiği bir özelliğinizi sormak istiyorum;

Yılmaz Vural neden bir takımı iki seneden daha fazla çalıştırmaz?

Yılmaz Vural :  Öyle bir şey yapmıyorum tabii ki ama aslında haklısınız.. Ancak bu benim tercihim değil. Kulüpler zor durumdayken beni arıyorlar, idari, maddi, manevi anlamda anlaşıyoruz. Ben takımın başına geçiyorum. Ama sıkıntıdan kurtulduktan sonra beni istemiyorlar.

S.A. : Yani siz takımları dipten alıp düzlüğe çıkarıyor ve ondan sonra gönderiliyorsunuz öyle mi?

Y.V.: İdareciler zor anlarında teknik idari ve ekonomik anlamda isteklerimizi cevaplıyor ama işleri bitince biz onlara fazla geliyoruz diyebiliriz. Daha doğrusu antrenör gibi antrenörlük yapmak pek yöneticilerin benimsediği bir tarz değil.

S.A : Bu konuyu biraz açarsak?

Y.V.:  Futbol kulüplerini işadamları yönetiyor ve bu işi hobi olarak yapıyorlar. Dolayısıyla istiyorlar ki takıma müdahil olsunlar, işin içinde olsunlar. Biz söyleyelim hoca uygulasın, sözümüzden dışarı çıkmasın. E bunu kabul edecek hoca var, etmeyecek hoca var. Kabul etmeyecek hoca sayısı Türkiye’de bir elin beş parmağını geçmez. Onlar da antrenörlük ağırlığı olan gerçek antrenörlerdir. Günümüzde yönetimler de zorda kalmadıkça bu hocaları tercih etmiyor. Çünkü bu durumda kendileri hobi olarak gördükleri bu işi istedikleri gibi yapamaz, çok fazla gündemde kalamaz. Beni de bu yüzden tercih etmiyorlar sanırım.

S.A.: Size göre sebep yöneticilerin egoları yani?

Y.V.: Başka bir sebep göremiyorum ben. Hırsız değilim, arsız değilim, alkol kullanmam, sigara içmem. Kötü hiçbir alışkanlığım yok. Saygısız, terbiyesiz bir adam da değilim. Bulunduğum camiayı çok iyi temsil ederim, işimde çok farklıyım. Ben sabah gelir akşama kadar tesiste kalırım, işin sadece teknik değil kurumsal kısmı ile de ilgilenirim. Daha ne olsun?

S.A. :  Belki de bu denli baskın olmanızdan hoşlanmıyorlardır.Yani teknik direktörün kulübü sırtlayıp götürmesi kendi etkilerini azaltıyor diye düşünebilirler.

Y.V. : O da doğru. Haklısınız. Bu durum bazı yöneticilerin hoşuna giderken, bazı yöneticiler de “Kardeşim bari oldu olacak kulubün anahtarını da verseydiniz adama” diyor. Ama amaç kulübün başarılı olmasıysa eğer, böyle bir desteği neden reddederler anlayabilmiş değilim.

S.A.: Zor zamanlarında kurtardığınız, başarılı olduğunuz halde ayrılmak zorunda kaldığınız  kulüplerden birkaç örnek verebilirmisiniz?

Y.V. : Mesela Trabzonspor en bilindik örnektir. Zor durumdaydılar, çağırdılar, o sezonu Türkiye 4. sü bitirdik, Türkiye Kupası finalini oynadık, ertesi sene liderdik, 9. haftada bir yenilgimiz oldu, Fenerbahçe liderliğe oturdu, beni gönderdiler.

S.A.: Bu durum sizi küstürmüyor mu o camiaya karşı?

Y.V.: Ben camiaya küsmem. Zaten Trabzonspordan ayrılmam da yönetici Hikmet Onur ile aramızdaki ihtilaftan kaynaklandı. Geçinemiyorduk. O istiyordu ki herşey onun istediği gibi olsun, yönetici olarak herşeye karışsın herşeyi yönetsin. Fakat yönetici de olsanız herkesin görevine saygı duymak gerekir. O bunu yapmadı , kulüp benimle yollarını ayırmak istedi ben de hiçbirşey talep etmeden ayrıldım.

S.A.: Yönetimlerdeki bu anlaşmazlığı neye bağlıyorsunuz? /images/100/0x0/55eace18f018fbb8f897ce05

Y.V. : Eskiden yöneticiler antrenörleri el üstünde tutarlardı, şimdi öyle değil. Artık onlar antrenöre yardımcı olmak yerine kendilerine yardımcı olacak antrenör arıyorlar. Takımı hocaya emanet etmiyorlar. Bu duruma evet diyenler orada, bizim gibi demeyenler ise burada.

BU DURUMU ISPATLAYAMAZSA...

S.A. : Hocam Eskişehirsporla da benzer bir geçmişiniz oldu, hatta Eskişehirsporlu eski futbolcu Zafer birtakım açıklamalarda bulundu. “Yılmaz Vural Eskişehirspor’u zor durumdayken alıp 1. lige çıkardığını söyler durur ama kendisi futbolculardan menejerlik ücreti almak dışında bir şey yapmamıştır” dedi. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?

Y.V.: Ben Zafer’in böyle bir şey söylediğine inanmak istemiyorum. Yok eğer söylediyse bunu kanıtlasın. Bu işler boş atıp dolu tutmakla olmaz. Çok önemli bir suçlamadır ve kendisi bu saatten sonra Türk adaletine açıklama yapacaktır. “ O dedi, şu söyledi” ile olmaz bu işler. İnsanın haysiyetiyle, onuruyla oynayamazlar. Cevap vermek zorundadır. Böyle bir şey söylediyse ve bu durumu ispatlayamazsa ş… oğlu ş…dir. Zaten Eskişehirspordan ayrılma sebebim de kendisidir.

S.A.: Bu durum nasıl oldu?

Y.V.:  Zafer takım kaptanıydı, parasını alamadığı için maça çıkmak istemiyordu. Ben de O’nu kadro dışı bıraktım. Eskişehirli olduğu için oradaki taraftar gruplarını organize etti, silah zoru ile futbolcuları bir mekana getirip bana karşı imza toplattı. Yani benim ekmek yedirdiğim adamlar bana karşı imza topladı. Bu durum karşısında başkan rahmetli Aydın bey de “hocam futbolcular senin gitmeni istiyor ama ben bu imzalara göre karar vermem” dedi. Ama ben böyle bir durum sonrası kalmak istemedim ve gittim. Sonra hepsi geldi tek tek benden özür diledi. Zorla imzaladıklarını söylediler ama ben bunu kabul etmedim. Çünkü aynı baskıya boyun eğmeyen iki futbolcum vardı; rahmetli Sedat Balkanlı ve Engin…

Ama bu yalan söyleyen kaptanları yüzünden Eskişehir halkı da benden  uzaklaştı. Bu kışkırtmalar sayesinde aradan 14 yıl geçmesine rağmen hala deplasmanda kötü tezahürat işitiyorum. Türkiye’de 20 takım çalıştırdım bir tek onlar beni sevmez. Bakın sonuç olarak benim bu anlattıklarım gerçek, ama Zafer’in anlattıkları hayal ürünü ve karalama. Yıllar sonra kendisini hatırlatmak istedi sanırım.

S.A.:  Son zamanların en çok konuşulan konularından biri de şike. Size hiç şike teklifi yapıldı mı?

Y.V. : Hani daha farklı daha “kadın gözüyle” bir röpörtaj yapacaktık? Senin sorduğun soruları erkekler bile sormuyor.( gülüyor). Ben bir teknik adam olarak bu konuların konuşulmasını, defterlerin defalarca açılıp kapatılmasını hoş bulmuyorum. Eğer bir durum varsa ispatlanır, hata yapan cezasını öder, bu konular boş konuşmaya gelmez.

S.A.: Peki o zaman size “Başbakan’ın takımı” sıfatını sorayım?

Y.V.: Hangi takım o?

S.A.: Kasımpaşaspor. Malum Başbakanımız da Kasımpaşalı ve takımınız bir yerde de Başbakan’ın takımı sıfatıyla anılıyor, bu konu ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Y.V.:  Başbakan aslen Rizeli’dir ama hayatının büyük bir kısmı burada geçtiği için bizler onu Kasımpaşalı olarak biliriz. Bu nedenle kulübümüzü de yakından takip eder. Benim kendisi ile görüşme fırsatım olmadı  ama yöneticilerimizle sık sık görüştüğünü biliyorum. Kulübümüze emeği geçmiştir. Zaten bildiğiniz gibi stadımızın adı da Recep Tayyip Erdoğan Stadı. Bizimle bir gönül bağı var, Rizespor’la da öyle, ben Antalya’da iken Antalyaspor’u da çok severdi. Ama herşeyden öte kendisi Fenerbahçeli’dir. Sonuçta hangi takımın taraftarı olursa olsun başbakanın gönlünde yer almak bizim için gurur verici bir durumdur.

EĞER ATATÜRK YAŞASAYDI...

S.A. : Ata’mızı da son zamanlarda hiçbir kulüp paylaşamıyor. Sizin bir bilginiz var mı bu konuda?

Y.V.: En son Galatasaraylı yöneticiler açıklama yaptı ama bence yaşasaydı Milli Takımı tuttuğunu söylerdi. O herkesi seven kucaklayan ayırt etmeyen bir liderdi.

S.A.: Evet, nihayet Milli Takım konusuna geldik. Hocam nedir bu Milli Takım arzunuz? Halk da sizi istiyor ve seviyor, hatta Fatih Terim’e ödenen paralar tartışılırken sizin azminiz örnek gösteriliyordu. Yabancı hoca mı? Türk hoca mı? Yoksa illa siz mi?

Y.V.: Öncelikle şunu belirteyim Milli Takım’a yerli, hangi hoca gelirse gelsin üzülmem. Yabancı olmasın yeter. Benim sevdam ayrı tabi. Kim ülkesinin takımını çalıştırmak istemez ki? Dediler ki; yabancı olacak, daha tecrübeli ve bilgili olacak. Ben bu duruma içerledim tabi. İlla yabancı getirmek istiyorsanız tamam ama daha tecrübeli ve bilgili derseniz orada durup düşünmek gerekir. Ben şahsım adına konuşursam antrenörlüğümün uluslar arası yarışabilecek boyutta olduğunu düşünüyorum. Dünyada kaç tane iki üniversite bitirmiş,iki yabancı dil bilen tecrübeli antrenör var? Tarafar istiyor evet ama onların bir etkisi olmuyor duruma. Aslında siz gazetecilere de kızmıyor değilim.

S.A.: Neden hocam?

Y.V.: Ancak burada böyle soru soruyorsunuz, ama yazmıyorsunuz, destek vermiyorsunuz. “Türk antrenörü bu işi yapar ey federasyon” demiyorsunuz. Ülkede bir yabancı hayranlığı yürümüş gidiyor. Bu durum Osmanlı’dan beri var.  Yabancıları ilah gibi görüyoruz.  Daum yıllardır Türkiye’de hala iki satır Türkçe konuşamıyor. Ancak yalandan İstiklal Marşımızı mırıldanıyor, bayrağımızı öpüyor, hemen göklere çıkarıyoruz. Ya da diğerleri. Zaten yabancı futbolcu geldiğinde de ya çok yaşlı oluyor, ya da biz değerlendiremeden ülkelerine geri yolluyoruz. Bunların hepsi dil bilmemekten, kendini ifade edememekten kaynaklanıyor.

Aslında bir diğer sorun da yöneticilerin herkese eşit mesafede yaklaşmaması. Bu ülkeye her alanda Atatürk gibi liderler gerekiyor. Herkesi eşit mesafede kucaklamalılar ve eğitim vermeliler ki böyle sorunlar yaşanmasın. Bu ülkede uluslararası seviyede hocalar yetişemiyorsa bu onların sorunu. Ben Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi takımların başına geçemiyorsam ne yapayım? Diğer takımlar ile mi Avrupa Şampiyonu olacağım?  

S.A.: Yani siz hem yabancı hocaya karşınız hem de ülkemize gelen yabancıların harcandığını düşünüyorsunuz öyle mi?

Y.V.: Evet. Bakın bu ülkeye Hiddink geldi, Löw geldi, Aragones geldi, şimdi işsiz geziyor. Anelka, Ribery gibi oyuncuları yolladık biz. Bu örnekler bir-iki değil ki, onlarca. Yani bizim ülkemiz yabancının çalışabileceği bir ülke değil. Olmuyor, yapamıyorlar. Ya uyum sağlayamıyorlar, ya da gece hayatından kafalarını çıkartamıyorlar.

KİMSE BENİM FUTBOL ADAMLIĞIMI TARTIŞAMAZ

S.A.: Sizin  kariyerinizde yolunda gitmeyen nedir? Duygularınızı kontrol edemiyor musunuz?

Y.V.: Bakın kimse benim futbol adamlığımı tartışmaz. Hep bu adam yerinde duramıyor, bağırıyor kendini tutamıyor der dururlar. Ama ne yapayım yapım bu benim. Duygularımı belli ediyorum. Herşeyim apaçık ortada. Bu daha güzel değil mi? Neymiş efendim Gaziantep maçında takla atmışım. Aradan onca zaman geçti uyuşturucu kullanan adamı affettiler beni affetmediler. Türk halkı neden affetmedi beni?  Daha büyük bir kabahat mi işledim ben? Futbol camiasına bu yüzden kırgınım ben. Kendi insanını sevmeyen başka bir ülke daha yoktur herhalde. Ben bunları konuşunca da yine konuştu diyorlar. Aslında belki de herkesin dili oluyorum. Tüm bunları benim rahatça dile getirmemin sebebi de bu dünyanın sonunun olduğunu düşünmem. Karnımı doyuracak parayı ben çalışır kazanırım mutlaka.

S.A.: Para hırsınız yok mu?

Y.V.: Yok. Hiçbir zaman da olmadı. Kendimi idare edebileyim yeter. Ölümlü dünya. Para hırsım olsaydı çalıştığım kulüplerin çoğundan paramı almadan ayrılmazdım. Hiçbirini de mahkemeye vermedim, tenezzül etmedim.

S.A.: Kendinize en çok kızdığınız konu nedir?

Y.V.: Ben dünyaca ünlü futbolcular yetiştirdim ama kendim başladığım yerdeyim. Benimle aynı pozisyonda göreve başlayıp da yürüyüp gidenlerin bazılarına baktıkça daha da kızıyorum.” Bu mu yani?” diyorum. Neticede silah zoruyla bir yere geleceğim yok. Ama kızıyorum, küsüyorum. Tabi tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış o ayrı. Yine de ne olursa olsun bu ülkede bir Yılmaz Vural gerçeği var bunu kimse inkar edemez.

KADINLAR ÇOK CADALOZ

S.A.: Son olarak kadınlar ve futbol?

Y.V: Kadınları sorma bana!

S.A.: Neden?

Y.V.: Onlarla da olmuyor, onlarsız da olmuyor. Çok cadalozsunuz! Bu meslekte kadın-erkek ilişkileri ise çok daha zor. Dünyanın en zor işidir futbolcu ya da antrenör eşi olmak. Çok uzun sağlıklı ilişki örnekleri de çok azdır. Futbolcular belirli bir disiplinde yaşamak zorunda, ama bayanlar buna tahammül edemiyor. Kadın ilgisiz yapamaz. Bu durumda ikinci planda kalıyorlar ve buna da tahammül edemiyorlar.

S.A.: Onlar da futbolcu eşi olmasınlar o zaman?

Y.V.: Işıltılı dünya işte. Hoşlarına gidiyor. Maddiyat da var. Ama zaman geçtikçe sorunlar başlıyor tabi. Bu durumu çok iyi taşıyan eşler de var, kaldıramayıp futbolcuların hayatını mahvedenler de. Söylediğim gibi kadın konusu tehlikeli. Bu çocuklara da yazık günah. Çok önemli bir iş yapıyorlar, onlar modern çağın gladyatörleri. Halkı onlar deşarj ediyor. Bir sektörü ayakta tutuyorlar. Buradan milyonlarca insan ekmek yiyiyor. Sizler bile. Bu nedenle hepimiz onlara destek olmalıyız. En başta da hayat arkadaşları. Yoksa gencecik çocuklar gözümüzün önünde silinip giderler. Eşleri Onları hem şöhretlerinin zirvesindeyken, hem de futbolculuk kariyeri bittikten sonra desteklemeli. Zor bir durum. En tepedeyken bir anda şöhretin azalmasını herkes aynı olgunlukla karşılayamayabilir.

saksu@hurriyet.com.tr


Bunları da Beğenebilirsiniz
İlişkili Haberler