Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Dananın kuyruğu pazar akşamı kopacak

Artık fazla söylenecek bir söz yok. Üstelik, artık ne olacaksa olsun. Emin olun bana dahi bıkkınlık geldi. Hani bazen insanın içinden “alıp başınıza vurun” demek geliyor. Ancak bu tuzağa düşmememiz gerekiyor. Türkiye’yi dışarıda tutmak isteyenler zaten böyle tepki göstermemizi bekliyorlar.

Avrupa Birliği bu işi iyi yönetemedi.

Kıbrıs konusuna el attı ve yüzüne gözüne bulaştırdı.

Türkiye ile müzakereleri başlatma kararı aldı. Görüyorsunuz, bunu da yüzüne gözüne bulaştırıyor.

Hele Avrupa Parlamentosunun tutumu bir facia. AP’nin tutumu tam anlamıyla kışkırtma. Öyle kararlar alıyor, öylesine tutumlar saptıyor ki, inanılır gibi değil. Bazıları son derece soğukkanlı, bazıları ise insanı hayretler içinde bırakıyor.

Bütün bu gelişmelere bakıldığında, kamuoyunun büyük bölümünde “Avrupa Türkiyeyi kışkırtıp kaçırtmaya çalışıyor” izlenimi doğuyor.

Eminim böyle bir özel çaba yoktur. Komplo teorisi söz konusu değildir. Ancak Avrupayı tanımayanları, Avrupa siyasetinin iç entrikalarını bilmeyenleri inandıramazsınız.

Artık olan oldu. Bundan sonra artık Türkiye- Avrupa ilişkileri “karşılıklı güven” veya “verilen sözlerin mutlaka tutulduğu” bir ortamdan çıkacak.

Zira işin tadı kaçtı.

Birbirimize kerhen tahammül edeceğiz.

Son karar büyük olasılıkla Pazar akşamı bir araya gelecek olan AB dışişleri bakanları toplantısında alınacak. Karar Ankara’ya bildirilecek ve Pazartesi sabahı da AB bakanları tarafından resmen onaylanacak.

Türkiye tatmin olursa, Gül-Babacan ikilisi Pazaretesi öğlene doğru Lüksemburg’a hareket edecekler veya müzakereler ertelenecek.

TAMAM MI, DEVAM MI ?

Şimdi her kafadan bir ses çıkıyor.

Avrupa Birliği hakkında hiçbir şey bilmeyenimizden en bilenimize, yarı cahilimizden kulaktan dolmacılarımıza kadar herkes bir şeyler söylüyor.

“Adamlar donumuza kadar aldılar. Bırakın artık kükreyip masadan kalkalım” diyenler var. Müzakerelerin açılmasını kapitülasyonlarla eş değerde görenlerimizden, Avrupa ile ilişkileri mandacılık olarak niteleyenlere kadar herkes açıklama yapıyor.

Bugün gelinilen noktada ne yapalım ?

Tamam mı, yoksa devam mı ?

Bende görüşümü tekrarlamak istiyorum.

Bu tip müzakerelerden kalkıp gidenler daima zarar etmişlerdir. Tarihe bir bakın, yüzlerce örneğini görürsünüz. Müzakerelerin kendine özgü bir dinamiği vardır. Bu süreç başladıktan sonra eski kavgalar unutulur gider…

KOHL’UN KORKTUĞU BAŞINA GELDİ…

Hiç unutamıyorum, 1995 yılında Türkiye’yi Gümrük Birliği içine almak amacıyla müzakereler yapılıyordu. Gümrük Birliğine katılmak çok zor bir iştir. Aday hiçbir ülke, tam üye olmadan Gümrük Birliğine katılmak istemez.

Türkiye ise, gözü kara şekilde Gümrük Birliğini istiyordu. Amacı, tam üyelik sürecini kısaltmaktı. Açıkça risk alınıyordu. Ön kapıyı zorlamadan önce, arka kapıyı zorluyordu.

Brüksel’de yine kıyametler kopuyordu. Yine Avrupa Parlamentosunda kıyametler kopuyordu. Kıyameti koparanların başında da Almanlar- özellikle de Hristiyan Demokratlar- geliyordu.

O dönemde Kohl Alman Başbakanıydı.

Tam bu sürecin içinde bir araya geldik. Kendisine açıkça bunu sordum: “Neden bu kadar direniyorsunuz “ dedim.

Yanıtı hala kulaklarımdadır:

“Türkiye’ye Gümrük Birliğini vermek, tam üyelik kapısını açmak demektir. Oysa biz bunu istemiyoruz. Türkiye tam üye değil, özel statülü bir konumda tutulmalı. Bugün Gümrük Birliği kapılarının açılması, yarın tam üyeliği getirir.” dedi.

Kohl çok haklıymış.

Gerçekten de, 1995’te Gümrük Birliğini alan Türkiye bugün AB’ nin kapısını zorluyor.

Kohl çok haklıymış.

Bu durumda bir de kıssadan hisse çıkaralım: Avrupa bilmeli ki, korkunun ecele faydası yoktur…

CANIM MARMARA ADALARI MAHVOLMUŞ...

Geçen hafta sonu, Marmara adalarına gittim. Son 1970’de Modern Folk Üçlüsü (daha çok genç ve bekardılar!) Marmara Yelken’den arkadaşlar, 20 kişilik bir grup olarak buralara gelmiştik. Plajda ateş yakıp eğlenmiş, balığa çıkmış, şarabını keyifle içmiştik.

Aradan 35 yıl geçti ve yine geldim. Gözlerime inanamadım. 6-7 katlı apartmanlar, birbirinden çirkin ve sevimsiz evler, eğri büğrü yapılar. Marmara adasının limanında iki dev apartman, boyasız ve her bir dairenin balkonunda çanak antenler, yeşillik sadece sahilde. Ne pavurya, ne karides, ne istakoz, hepsi bitmiş.

Nasıl oldu, ne zaman oldu? Ne hoyrat milletiz... Neden zevksizlikleri engelleyemiyoruz?

Nereye gitsem aynı zevksizliklerle karşılaşıyorum. Ecüş becüş, (çarpuk çurpuk) binalar, kimi iki kimi 7-8 katlı. Hele o canım manzaraların ortasında, yüzlerce dönümlük bir arazinin içinde üst üste yığılmış çirkin evler. Kimi rengarenk, kimi silme yığılmış tuğla. İnsanlar kar sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar, belediyeler de seyrediyor. Nedeni de belli, her inşaattan para kesip gelir sağlıyorlar.

Nerede o eski canım Avşa, Ekincik adaları? Onlar da betona ve zevksizliğe teslim olmuşlar.

Birde Yassıada vardı hatırlayacaksınız, Ada’nın yassılığı gitmiş, Marmara denizi tarafına 9 katlı bir bina dikilmiş, otele benziyor. Tam lodos’a karşı, tam fay hattında. Hadi anladık, ada askeri.. Ama binanın bu kadar zevksiz olması gerekir mi?

Sonra gel de, burnumuzun dibindeki Yunan adalarındaki düzene, zevke, disiplinli inşaatlara gıptayla bakma...

Kendi kendimize yazık ediyoruz.

Sorun başkaları değil, asıl sorun bizleriz...

GENÇLİĞİN HALİ...

Çok ilginç bir araştırma okudum geçenlerde…Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın yaptığı “Üniversite Gençliği Değerleri, Korkular ve Umutlar” araştırmasının sonuçlarına göre; “Türkiye’de üniversite gençliği yakalanma tehlikesi yoksa vergi kaçırmayı doğal buluyor, rüşvete olumlu bakıyor ve memurluğu güvence olarak görüyor.”

Sonuçlar beni çok şaşırttı ama daha çok düşündürdü…

Gençlere mi kızmalı yoksa kendimize mi? Sonunda “nerede hata yaptık?” derken buldum kendimi…Bu eğitim sisteminde, bu ekonomide, bu işsizlik ortamında yetişen gençlerden daha fazlasını bekleyebilir miyiz?

Düşündüren sonuçlara devam edelim; . Kız öğrenciler çalışma ahlakı ve dürüstlük üzerinde dururken erkekler sadece statü sahibi olmak için çalışıyorlar. Kızlar bağımsızlıklarına daha düşkün, baskısız bir iş ortamında çalışmaktan yanalar.Gençler enflasyonun biteceğine inanmıyorlar.

Umutsuzlar yani.

Eğer gençlik umutlu olmaksa,ben üniversiteli gençlerden daha gencim.

Umutluyum çünkü…

Bir şey yapmalı gençlere bir umut ışığı yakmalıyız.

Yarınlarımız daha güzel olsun diye…

“NE DURUYORSUNUZ TÜRKİYE’Yİ KUCAKLAYIN”

Bu başlık Fransa’nın en tanınmış dergilerinden Paris Match’ın Türkiye için ayırdığı 13 sayfalık dosyanın başlığı….

Fransa’nın, Türkiye’nin AB’ne katılım sürecindeki tavrını biliyoruz. Ancak son dönemde Fransız basınında Türkiye ile ilgili olumlu bir tablo çiziliyor, La Liberation, Le Monde, Le Figaro gibi gazetelerin köşe yazarları “Türkiye’nin Avrupa’nın geleceğinde bulunmasını destekleyen” yazılar yazıyorlar.

3 Ekim öncesi bunlara çok güzel bir örnek de, Paris Match’ın hazırladığı bir kültür dosyası…

Muhteşem bir boğaz görüntüsü ile “İstanbul Avrupa’nın kapısını yüceltiyor” alt başlığıyla başlıyor… Fransız okuyucularına “Panik yok, İstanbul’u karşılayın” diye seslenen dergi, “eski korkularımızda ısrarcı olmamıza gerek yok.Kaldırın kafanızı ve bakın; Ne görüyorsunuz? Avrupa’nın en güzel ve bize katılmak için en heyecanlı şehrini” diyor.

Derginin İstanbul özel bölümünde Türkler Avrupalı Müslümanlar olarak nitelendiriliyor. Yazarlarla,oyuncularla, mankenlerle, magazincilerle röportajlara yer veren ve özellikle medya sektöründen de ayrıntılı olarak söz eden dergi, 3 Ekim öncesinde Türkiye ile ilgili hala kafasında soru işareti olan Avrupalılara ilaç gibi geleceğe benziyor.
X