Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    ‘Daha yavaş, daha basit ve hikâyelerle yaşamayı keşfedeceğiz’

    ERCAN Y YILMAZ
    01.12.2017 - 17:04 | Son Güncelleme:

    Faruk Duman ile 43 kısa parçadan oluşan denemeleri 'Yazmalı Defter' üzerine konuştuk: "Yazı kimseyi ölümsüz kılmaz çünkü ölüm tümden yok oluştur. Ama kişi için ölümü biraz daha katlanılır kılabilir. Aynı şeyi okumak için de söyleyebiliriz..."

    Faruk Duman

    'Yazmalı Defter', 43 kısa parçadan oluşan yekpare bir büyük deneme. Büyük sıfatını tabii metin hacmi itibariyle değil; metnin ulu söylemi, derinlikli ve yoğun ifadesinden hak ediyor. Birinci bölümden, Marc Augé’nin 'Yaşsız Zaman' adlı kitabından, “Yazmak ölmek gibidir biraz,” alıntısıyla, başlayarak yazmak eylemine, kısmen yaşamak ve çoğunlukla ölmek edimleri üzerinden bakıyorsunuz. Ya da yaşamak ve ölmek’e yazmak penceresinden mi desek?
    Evet, her ikisi de. Eskiden, ellili yıllarda kimi metinler için, o zamanın söylemi içerisinde 'yaşamasız' denirmiş. Cansız ve yaşamdan kopuk niyetine. Ve yazının esas işlevi bugün çok geniş anlamda “iletişim” dediğimiz şeyin içerisinde yer aldığı için, yaşamasız yazının bir yanıyla bu iletişimi sağlamadığı da düşünülebilir. Ama bu söylediğim çok basit anlamıyla böyle. Yazının sağladığı birikimi günlük dille alabilmek artık olanaksızdır. Aslında, bu kitap birdenbire oluştu. Marc Augé’nin sözünü defterime not ettiğim zaman işin bu kadar büyüyeceğini bilmiyordum. İyi kitaplar bazen size bir kitap yazdırabiliyor. Yazı, gerçekten de “daha az yalnız ölmek” için yazılıyor. Bu dünyadan çok farklı şeyler almış olarak ölmek. Borges’in bir şiirinde vardır; yeniden dünyaya gelse daha çok dondurma yiyeceğini söyler. Bunun gibi, daha çok kitap okuyarak ölmek de geride bırakılan yaşamı daha zengin hale getirebilir. Ama bende uyanan ilk duygu şu oldu: Öldüğünde Kafka, yazdığı öykülerin ve romanların kahramanları arasındaydı, onları sayıklamaya ve bir bakıma “aralarına katılmaya” hazırlanmıştı. 'Yazmalı Defter’in kendince anlatmaya çalıştığı bu; yazı kimseyi ölümsüz kılmaz çünkü ölüm tümden yok oluştur. Ama kişi için ölümü biraz daha katlanılır kılabilir. Aynı şeyi okumak için de söyleyebiliriz.

    Bugün sık kullanılmasa da inşa aynı zamanda “Düzyazı veya şiir kaleme alma, yazıya dökme” anlamındadır. Özellikle yazmaya erken başlayanlarda, inşa; yazarın benliğini/kimliğini örmesine paralel ve ağır ritimde işler. Bu bağlamda inşası kuvvetlendikçe, benlik daha önce yazılan yapılardan uzak düşer. Geliştiği için beğenmez olur da denilebilir. “Yazımı inşa ederken kendimi de örmüş oldum,” demekliğinize dayanarak, o çok bildiğimiz “ilk yapıtlarını beğenmiyor” anekdotlarını da düşürsek; nasir, kendisini geliştiren yazın inşasının o ilk hâlinin yani saf yazarlığın uzağına düştüğünde, çöküşün başlaması gerekmez mi?
    Doğru, ama şunu unutmamak gerekir: Genç yazar için ne anlama gelirse gelsin, ilk öyküler, ilk kitaplar hem yazınsal bakımdan, hem de o yazının ardındaki kişinin gelişimi bakımından çoğunlukla 'acemice' yazılmış olacaktır. En eski defterlerime, yayınlanmış ilk öykülerime bakıyorum, bir çocuğun kaleminden çıkmış: 'Parke Taşları Boyunca Yalnızlık' diye bir öykü yazmışım örneğin, gülümsetiyor. Çocukça. Ancak, “ilk yazıları, kitapları beğenmeme, reddetme” konusu da bana göre son derece yanlış. Bunun arkasında işte o 'ölümsüzlük' hırsı yatıyor. Kendini bir heykele dönüştürme, kendinden bir tapınma nesnesi üretme… Yazmak bir yaşama biçimidir. Önce kendi yaşamanızı içsel bakımdan daha zengin kılabilmek ve daha güzel ölebilmek için yazacaksınız. Sonra da dünyadaki haksızlıklara karşı durabilmek için. Sait Faik, balıkçılardan birine yapılan bir haksızlığa tanık olunca çıkarıp kalemini öpüyor ve yazmasam deli olacaktım, diyor. Yazmak budur: Hem yazıyla yaşamak, hem de haksızlıklara yazıyla karşı koymak. Tümünü özetlemiş bence.
    İnşa meselesi de öyle. Kimi kendi 'eğitimini' dışarıdan alarak olgunlaşır, kimi de kaşını gözünü yara yara, yazıyla.

    Saf yazar kısmında biraz daha kalmak istiyorum. Yeni yazarın, -bu illa genç olmak zorunda değil sanırım- yaptığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmeden; alışkanlıklar ve ritüeller edinmeden kalem oynattığı bu dönemdeki hâlini saf yazar olarak değerlendiriyorsunuz. Siz “acemice” demeden de aklımda Turgut Uyar’ın 'Efendimiz Acemilik' denemesi vardı zaten. Uyar, taş yontmayla başlar denemeye. Taş şekil almadan elden bıraktırır, yeni bir taş aldırır. Onu da şekil almadan bıraktırır. Böyle devam eder. Sonra, “Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce,” der. Verdiği örnekte de ürünü değil yaratım sürecini ya da şair olmaklığı daha çok önemsediği aşikârdır. Şöyle bitirir, “Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?”
    Harika. Denemem boyunca yazmanın bir zorunluluk olduğunu söyledim durdum. Kimse yazmak zorunda değil elbette; burada vurgulamak istediğim, genel bakımdan insanın yazmaya, daha geniş anlamda birbirine hikâyeler anlatıp durmaya zorunlu olduğudur. Biçim olarak nasıl olursa olsun; öykü, resim, sinema. Özünde yaptığımız dünyanın sıkıntısından kurtulmaya çabalamaktır. Bunun insan için içgüdüsel bir davranış olduğunu söyleyebiliriz. Saf yazarın ilk hareketlerini yönlendiren budur. Ama aynı zamanda ondaki yalınlığı sağlayan şey de budur. Bütün bir insanlığın içgüdüsünü temsil eder. Kendini ifade etme zorunluluğu. Kral Midas’la ilgili gerçeği dile getirme sorumluluğu. Bunu sahip olduğu kısıtlı ve yalın olanaklarla anlatmaya çalışır. Üstelik, tırnak içinde söylersek, henüz entelektüel “artistlik”le bozulmamıştır. Bunun için, baştaki yalınlığı kaybetmemeye çalışmalıdır.

    Söz, anlatıp durmanın zorunluluğuna varınca iki örneği hemen hatırlarız: Binbir Gece Masalları ve Decameron. İkisinde de hayatta kalabilmek için anlatıp durma zorunluluğu vardır. Ki bu zorunluluk ölmek derecesindedir. İlkinde muhtemel katilini oyalamak; ikincisinde ise dışarıdaki salgın tehdidinin karşısında tecrit edilmiş mağaralarında oyalanmak amacıyla anlatılır hikâyeler. Şehrazad’ı hayatta tutan uzun hikâyelerdir ama anlatının birçok yerinde “Aslında ben kısa olanları severim” der durur. Tırnak içine almış olsam da sözün kalıbı değil masası o şekildedir. Şehrazad’ın sevdiği kısa hikâyelerle onu hayatta tutan uzun hikâyeler arasındaki fark sadece mezurasında değildir. Uzun olanlar daha karmaşık, merak uyandırıcı, sürükleyici ve ustaca kurgulanmıştır, kısa hikâyeleri ise yoğun ve yalındır. Burada estetik kaygı ile zorunlu olmak arasında birbirini bazen engelleyen, bazen de birinin diğerini ötelediği, hatta çiğ durumda bıraktığı olmuyor mu?
    İlerleyen yaşlarda, kişi kendisini dışarıdaki muazzam estetik üsluplardan koruyamadıysa eğer, yazının ortak diline kendini kaptırıyor. Moda sözcükler giriyor içeriye örneğin, bugünlerdeki gibi, 'hakikat' deyince büyük laf etmiş oluyorsunuz. O zaman yalınlık da uçup gitmiş oluyor. Öykünün, romanın öz bakımından ne anlattığı önemlidir. Üslup da aranıp masa başında bulunacak, etki altında “üretilecek” bir şey değildir. Tabii bunun sorumlusu çoğu zaman yazarın kendisi değildir; moda, ölümcül bir şeydir. Benim yıllar önce yazılmış 'GDO’lu Edebiyat' başlıklı bir denemem vardır. Moda, bir tür GDO işte. Kişinin içindeki yalın özü alır yok eder. Yazmak zorundaysak, bu birey olarak bizim üzerimize yıkılmış bir görev değil. İnsanlığın ortak zorunluluğu. H. G. Wells, 'Zaman Makinesi’nde binlerce yıl sonrasına giden bir zaman gezgininin gözlemlerini anlatır. Yer üstündekiler için kusursuz bir yaşam düzeni kurulmuştur dünyada. Ne çalışma vardır, ne sıcak soğuk derdi ne yeme içme sıkıntısı. Tüm insanlar neredeyse pamuklar çiçekler içinde yaşamaktadırlar. Hayvan türleri yok olmuştur. Alt sınıf gerçekten de yerin altına hapsedilmiştir. Ama artık dil çok kısa birkaç ünleme indirgenmiştir. Tek tip giysi içinde, renkleri iyiden iyiye beyaza çalmış konuşmaz tepki vermez bir insanlık. Sonra yeniden zaman yolculuğuna çıkılır, yeniden, daha uzak bir geleceğe gidilir: Bomboş bir gezegen. Zorunluluk dediğim buradaki dilin yok oluşuyla ilgili bir şey. Tabii Wells’i kaygılandıran şey gerçekleşmeyecek; çünkü insan yiyecekten daha çok hikâyeye mecbur olduğunun farkındadır. Dolayısıyla, senin soruna geleceğim; bazen yalın saf bir yazı 'basit' gelir bize. Ama yazınsal süslerle, 'hakikat'le gösteriye dönüştürülmüş bir yazının kofluğu da hiçbir şeyde yoktur.

    'İNSANIN HAYATTA KALMA ÇABASI OLMADIK HIRSLARA YOL AÇIYOR'
    H. G. Wells’in ‘Duvardaki Kapı’ öyküsünde yoğun koşturmacalar içinde olan öykü kişisinin, çocukken bir kez içinden geçtiği ve hayallerini süsleyen efsunlu kapının hayatının kritik noktalarında duvarda tekrar belirmesini anlatır. Öykü kişisi dünyevî koşturmacalarından o çok arzuladığı kapıdan geçmeyi ihmal eder. Tam hayat gibi. Hepimizin hayali basittir, sessiz sakin bir doğa içinde, ölebileceğimiz bir yerde yaşamak. Kitaplarımız, müziklerimizle. Ama dünyevî olan başka şeylerin baskısı vardır. Yeni soruya geliyorum. Üzerlerine milyonlarca kitap geldi, üzerinden yüzyıllar geçti ama hâlâ hayat, sanat ve varoluş için referans metinlerimiz; henüz keşiflerin-buluşların sınırlı, teknolojinin sadece tekerlekten, uzayın sadece camlarla görebildiğin uzaklıktan oluştuğu zamanlarda geldi. Gerçi size kalırsa “bu kadar keşif yeter; insanın artık durup sessiz manzarayı izlemesi yeğdir.” Ve artık bilmediklerimizin gelip bizi keşfetmeleri mi gerekir?

    Evet insanın hayatta kalma çabası zamanla olmadık hırslara yol açıyor. Orada sözünü ettiğim keşif bana artık anlamsız gelen keşiflerle ilgili; örneğin uçan araba yapmayı istiyor. Aynı şeyi e-kitapla ilgili de düşünüyorum. Eco, kitabın son biçimini aldığını söylüyor; kaşık gibi… Kitaplarla ilgili olarak; bilgiyi, kaynakları bulmanın kolaylaşması yeterlidir, Beyaz Geceler, Fareler ve İnsanlar, bu gibi kitaplar “bilgi” değildir, o nedenle bunlara bir ekran verisi olarak bakamazsınız. İnsanın, bana göre, artık tarımla uğraşması gerekir. Yani bunu toplumsal evrimin varacağı yer olarak hayal ediyorum; tarım yapmamız, kentteki günlük işlerimizle uğraşmamız ve sonra gidip konser dinlememiz, kitap okumamız gerekiyor. Tabii tam aksi yöne gidiyoruz ama bu beni umutsuzluğa sürüklemiyor. İnsanın güçlü bir refleksi vardır, birden ayağa kalkar, böyle giderse yok olacağını sezer ve doğru yolu bulur. Bugüne kadar sayısız akılsızlık yapmış olmamız bu refleksi yok edememiştir. Daha yavaş, daha basit ve hikâyelerle yaşamayı keşfedeceğiz.

    Kitabı nesne olarak da seven biri olarak, Eco’nun haklı çıkmasını umuyorum. ‘Yazmalı Defter’i, dili bakımından kitaplarınız arasında ayrıksı bir yerde görüyorum. Deneme türünden diğer kitaplarınız ‘Adasız Deniz’ ve ‘Tom Sawyer’in Kitap Okuduğu Kulübe’den tabii çok farklı. Aynı zamanda yekpare bir deneme çünkü. Kitapta yazmak üzerine çok net cümleleriz var. “Yazmak, sınır ihlalidir”, “Yazmanın işlerlik kazanmış bir okulu yoktur”, “Yazmanın amacı, okurun daha güzel ölmesini sağlamaktır”, “Yazmak bir tür bağımlılıktır” gibi daha çok sayabileceğimiz Faruk Duman’ın önceki metinlerinde sık rastlamadığımız kesin yargılar... Ben mi yanılıyorum?
    Hayır ama buna dikkat çekmen iyi oldu, gerçi kitabın birkaç yerinde kesin yargılardan kaçındığımı açıkça söyledim. Yazmanın anlamı ve alanı geçmişte olduğu gibi bundan sonra da netlik iddia etmeyecek. Belirsizliğini ve içindeki sisi koruyacak. Bence insanların bıkıp usanmadan yazmak ya da anlatmak istemelerinin nedeni de zaten belirsizliğin ve sezgilerin vaat ettiği düş zenginliğidir. Ben de ne zaman edebiyatı bir bilim dalından söz eder gibi anlatan birini görsem içten içe keyiflenir gülerim. Yazmalı Defter’in iddiaları da yazıya hız vermekten başka bir amaç taşımaz. Bazı bölümler kesinmiş gibi görünen yargılarla başlar. Ama sonra yazı kendi kendine o yargıyı alaya almaya ve reddetmeye yönelir. Ama şunu da unutmamalıyız; yazmanın kendi içinde yazarını da heyecanlandıran sezgisel bir zenginliği vardır. Şunu demek istiyorum. Kimi yazarlar romanlarının ya da öykülerinin nasıl sona ereceğini baştan bilmezler. Dolayısıyla katil onları da şaşırtır. Ama bu yazarın, edebiyatın ne işe yaradığını bilmemesini, dilde, toplumsal sorunlarda tutarlı tavırlar almak konusunda duyarsız ve neredeyse bir insanüstü varlıkmış gibi kendisini bir nesneye çevirmesini gerektirmez.

    Son olarak… Böyle bir temennim de var açıkçası ama kitabın dilinden, bu türden yeni eserlerinizin geleceğini anladım. Belki de aşırı yorum. Ne dersiniz? (Son not; okurunu güzel oyalasın.)
    Umarım. Otobüs yolculuklarından kurtulabilirsem daha yazacağım çok şey var. Herkesin daha güzel bir ölüm için daha çok okuması dileğimle. Çok teşekkürler.

    YAZMALI DEFTER  ‘Daha yavaş, daha basit ve hikâyelerle yaşamayı keşfedeceğiz’
    Faruk Duman
    Alakarga, 2017
    96 sayfa, 10 TL. 

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı