Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Daha ne diyeyim...

Dersim’in ruhu, en yürekli sesi denilebilecek bir milletvekili Hüseyin Aygün. CHP Milletvekili. Kişiliği, düşünceleri ve duruşu, hangi partiden milletvekili olduğundan daha önemli.

Hangi milletvekili kaçırılsa, bu, bunu yapan bir silahlı örgüt için başlıbaşına ve kendi mantığına uyan bir propaganda kozudur ama kaçırılan kişi, 12 Ağustos 2012 günü Dersim’de kaçırılan Hüseyin Aygün olursa, bu, PKK’ya yönelik öfkeyi, tepkiyi hatta nefreti katmerli bir şekilde katlayacak bir eylemdir.
Yani, bunun PKK’nın işine yaramayacak cinsten bir propagandif yönü olmalı. Düşmanları düşman kalmaya devam edecek. Nötr duranlar kendisinden uzaklaşacak. Yandaşları, BDP’lilerin Hüseyin Aygün olayıyla içine itildikleri durumda olduğu gibi bir açmazda kalacaklar. İktidar partisinin lideri, CHP’yi ve BDP’yi PKK ile aynı çuvalın içine sokup sallayan söylemde o kadar ileri gitmişti ki, Ak Parti ve “devlet”, Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasına –ilk bakışta- bigane görüntü veriyor.
Böyle bir durum, şiddetin tırmanmasından kendi hesaplarınca medet uman ve işi Hüseyin Aygün kimliğindeki bir milletvekilini kaçırmaya varacak kadar pervasızlaşan PKK ile “güvenlik öncelikli” alışılmış devlet politikasını sürdürmeye öncelik veren iktidarı “bileşik kaplar” haline getiriyor.
PKK, “şiddet tırmanışı”ndan yana. Bu politikasıyla, iktidarın “PKK’nın devletin sillesini yemesi gerekir; onunla başka bir dille iletişim kurulması mümkün değildir” politikasına “haklılık ve meşruiyet” sağlıyor. PKK, iktidarın (ve devletin) kendisine verdiği bu türdeki “reaksiyon”dan fevkalade memnun. O da bunun üzerinden kendi “meşruiyeti”ni üretmeye bakıyor. “Kan dansı” bu.
Yani, taraflar birbirlerini besliyorlar. Bir kısır döngü içinde birbirlerinden memnun halde dans ediyorlar.
Bu gibi durumlar, ömrünü ülke halkının –Türk ve Kürt- kanının dökülmesini durdurmak, ülkenin “iç kanaması”nı önlemek, tarihi ve büyük bir uzlaşma ve barışmaya katkıda bulunmak için harcayan ben ve benim gibiler açısından büyük bir hayal kırıklığı kuşkusuz.
Tarihin ve toplumların yaşamının öyle momentleri var ki, bireylerin olanca gayretleri güdük ve gülünç kalabilir. Hatta, tarafların “savaş oyunu”na karşı durma, dahası bunu bozma özelliği taşıdığı ölçüde akıl almaz husumetlerin ve provokasyonların hedefi olabilir. Son dönemde benim ve benim gibilerinin başına geldiği gibi.
Buna karşı koymanın bir yolu, “ne haliniz varsa görün” deyip, etkinizin kırıldığı ve etkiniz kırılırken esenliğinizi de tehlikeye soktuğunuz sahneden çekilmektir. Sizi ırgalamayan eli silahlı taraflar varsa ve hayat uğraşlarınızın tam aksi yönde seyretmeye başlamışsa, “paylaşın kozunuzu; ben aradan çekileyim” duygusuna kapılabilirsiniz.
Veya, “sahnede” kalmaya çalışır, durumu teşhir etmeyi sürdürürsünüz. Buna çabalıyoruz...
Başta Başbakan’ın kendisi, çok sayıda 28 Şubat mağdurunu içinde barındıran Ak Parti iktidarı döneminde, 28 Şubat’ın simge olaylarından “Andıç” tekerrür etmiş vaziyette. “Andıç”, daha sonra Genelkurmay karargahında hazırlandığı ortaya çıkan, ele geçirilmiş eski PKK komutanı Şemdin Sakık’ın sözde ifadelerinden yola çıkılarak aralarında benim ve M.Ali Birand’ın bulunduğu bir grup insana yönelik “kişilik katli” idi. “Andıç”ın etkisi, “kişilik katli” ile sınırlı kalmadı. “Andıç”ta yer alan isimlerden dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ın üzerine bir şarjör kurşun boşaltıldı. Birdal, “fiziki olarak” da katledilmek istendi. Hayatta kalması –sakat kalarak da olsa- mucizeydi.
1998’de Şemdin Sakık şifreli olarak iki çok satan gazete aracılığıyla gerçekleştirilen “tezgah”, 14 yıl geçtikten sonra yine “Şemdin Sakık şifresi” ile, “Şemdin Sakık’tan bombalar” manşetiyle, bu kez sözde “Müslüman”  ve Başbakan’ın “daimi kontenjanı”ndaki bir gazete ve onun internet sitesi aracılığıyla yürürlüğe sokuldu.
Türk basınındaki kıdem ve kariyerleri 40 yıla varan Hasan Cemal ile Cengiz Çandar, pespaye bir tezgahla açıkça “hedef gösterilmiş” durumdalar. “Kişi güvenliği” ortadan kaldırılmıştır.
Basın kuruluşlarını, bu arada içinde “Müslüman kimlikli” birçok meslektaşımız bulunan Medya Derneği’ni birkaç gündür ibretle izliyorum. Tıpkı 28 Şubat’ta Basın Konseyi’ni ibretle izlemiş olduğum gibi. Basın Konseyi’nin kurucusu ve daha sonra başkanı Oktay Ekşi, o günlerde sonradan pişmanlık belirttiği, “Şemdin Sakık tezgahı”na gelerek, “İçimizdeki hainleri tanıyalım” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Bakalım, o ruh, bugün, kimlerde tecessüm edecek?
Hasan Cemal, 12 Eylül karabasanı yıllarında, Türkiye’nin demokrasi özlemlerinde bir oksijen tüpü işlevi görmüş olan IPI’ın (Uluslararası Basın Enstitüsü) Yönetim Kurulu üyesi idi. Ben de IPI’ın Türkiye Komitesi üyeliğini yaptım. Granada ve Moskova’daki genel kurul toplantılarına katıldım. “Hedef gösterilmemiz”e ilişkin olarak, IPI’ın Türkiye Komitesi’nin ne yapacağını günlerdir izlemekteyim.
Bu arada yoğun meşgalesi içindeki Abdullah Gül’ü de dikkatle izliyorum. İstanbul’da aynı semtte yaşıyoruz. Konvoyunun önümden geçip gidişine sık sık tanık oluyorum.
Onun aklıma takılmasının basit bir nedeni var. Birkaç gün önce meslektaşımız Hilal Kaplan, Cumhurbaşkanı ile yaptıkları görüşmeye ilişkin bir not iletmişti bana. Hilal Kaplan, “Adalet Talebimiz Var” İnisyatifi’ne mensup. “Adalet Talebimiz Var” İnisyatifi, “Müslüman kimlikli” aydınlar ve yazarlardan oluşuyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hilal Kaplan, Yıldız Ramazanoğlu ve Cemal Uşşak’tan oluşan dört kişilik bir heyet ile Cumhurbaşkanı Gül arasında bir saat süren bir toplantıda “Hrant Dink davasının geldiği son nokta hakkında değerlendirmeler” yapıldı.
Heyet üyelerinden biri, “Devlet Denetleme Kurulu’nun titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkardığı raporun hem şimdiye kadar cinayet hakkındaki en kapsamlı rapor olduğunu, hem de İttihat Terakki döneminden bu yana devletin suçlu bile olsa kendi memurunu ifşa eden tarihi bir metin olduğunu, bununla birlikte soruşturmanın 14 aydır bir yere varamadığını” söylemiş.
Bana iletilen “bilgi notu”nun son bölümü şöyle:
“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuklarını dinledikten sonra söz aldı... DDK raporunda ortaya çıkan sonuca göre Hrant Dink’in göz göre göre öldürüldüğünü belirterek buna çok üzüldüğünü ifade etti. DDK raporunun hazırlanması ve ilgili birimlere iletilmesi ile iletilen makamların gerekli araştırmaları yapmakla, raporun ifade ettiği eksikleri giderecek yasalar, talimatlar oluşturmakla görevli olduğuna değindi. ‘Cumhurbaşkanlığının hazırlattığı raporlar rafta kalmaz’ diyerek dava ile ilgili raporun gereği yapılmamışsa bunun takibini mutlaka yapacaklarının sözünü verdi.”
28 Şubat’ın bir başka mağduru olan Cumhurbaşkanı, umarım, Hrant Dink cinayetine benzer konularda DDK raporları hazırlatmak zorunda kalmaz. Umarım, başkaları için “göz göre göre...” diye bir cümleye başlayarak çok üzüldüğünü söylemek durumunda olmaz. Umarım, Hrant Dink cinayeti ile ilgili DDK Raporu, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, rafta kalmaz. Raftan iner.
Daha ne diyeyim...
Not: Bu yazının yayımlanmak üzere gazeteye gönderilmesinden sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül aradı; konuyla bizzat ilgileneceğini ifade etti. Sayın Cumhurbaşkanı’na teşekkür ederim.
X