Gündem Haberleri

    Cumhuriyet'in anlamını İslam Zirvesi'nde bulmak

    Sedat ERGİN
    28.10.2003 - 23:00 | Son Güncelleme:

    Cumhuriyet'in değerini anlayabilmek için Türkiye'nin insanlığın serüveni içinde 20. yüzyılın odasına hangi konumda girdiğini ve bu odanın hangi kapısından çıktığına kısaca bakmak yeterlidir.

    Genel Yayın Yönetmenimiz Ertuğrul Özkök, Cumhuriyetin 80. yıldönümü eki için bu yazıyı yazmamı isterken, bunun mümkün olduğunca öğrencilik günlerimin 29 Ekim anılarından yola çıkan bir metin olmasını bekliyordu.

    Öğrencilik günlerime döndüğümde, belleğimde Cumhuriyet bayramlarından bugüne bütün canlılığıyla intikal etmiş bir anının yer almadığını fark ettim.

    Evet, her 29 Ekim'de törenlere düzenleniyor, konuşmalar yapılıyor, bu bayramın coşkusu, heyecanı yaşanıyordu.

    Ama belleğimde bu törenlerden iz bırakmış hemen hemen hiçbir görüntü yoktu.

    Bu durumda ne yazmalıydım?

    Bu arayış, beni Cumhuriyet ile ilişkim konusunda bir muhasebeye yöneltti.

    Bu muhasebede Cumhuriyet'in değerini, anlamını tam olarak yerli yerine oturtmamın entelektüel gelişmem içinde çok sonradan ortaya çıktığını fark ettim.

    Bu muhasebe, şu düşünceleri de beraberinde getirdi.

    Birincisi, okul müfredatına hakim olan şablonlar, törenlerde her seferinde birbirini tekrarlayan hamaset yüklü nutuklar, belki Cumhuriyet'in gerçek anlamını yeterince özümsememize bir engel oluşturuyor.

    İkincisi, Cumhuriyet'i kucağında hazır bulmuş olan, kuruluşundaki insan üstü çabayı, özveriyi kitaptan okuyarak öğrenen bir kuşaktan geliyor olmak da onun değerini tam olarak teslim etmenizi güçleştirebiliyor.

    O zaman, hazır bulunan, elde edilmesi için mücadele edilmeyen kazanımları eleştirmenin, onları rahatlık içinde tüketmenin kolaycılığına, lüksüne sahip olabiliyorsunuz.

    Hatta, bu konuda bazen savurgan bir mirasyedi gibi de davranabiliyorsunuz.

    Oysa bugünkü varlığımızla Cumhuriyet arasında doğrudan bir ilişki var.

    Hepimiz, bir şekilde Cumhuriyet'in ürünleriyiz.

    Cumhuriyet'e en çok kızanlarımız, hatta bir dönem siyasi varlık nedenlerini Cumhuriyet'in kurumlarını reddetmek üzerine inşa edenler bile bugünkü konumlarını aslında Cumhuriyet'e borçlu olduklarını çoğunluk unutuyorlar.

    Ve Cumhuriyet, herşeye rağmen onları da taşıma gücüne sahip olduğunu gösteren muazzam bir dayanıklılık sergiliyor.

    Ve galiba dışarıdakiler Cumhuriyet'in değerini bizlere kıyasla çok daha objektif bir şekilde teslim edebiliyorlar.

    Dünyanın önde gelen oryantalistlerinden Prof. Bernard Lewis'in 11 Eylül terör saldırılarından sonra yazdığı ‘‘İslamiyetin Krizi’’başlıklı kitabının finalini Türkiye Cumhuriyeti ile bitirmesi dikkatimi çekmişti.

    Prof. Lewis, İslam dünyasının 21. yüzyılın başındaki tablosunu çizerken şu saptamayı yapıyor:

    ‘‘İslam Konferansı Örgütü'ne üye 57 ülke içinde yalnızca bir tanesi, Türkiye Cumhuriyeti, uzun bir süre için demokratik kurumlarını işletebilmiş ve bütün güç ve sürmekte olan sorunlarına rağmen liberal bir ekonomi ve özgür bir toplum ve siyasi düzeni tesis etmede ilerleme sağlayabilmiştir.’’

    Prof. Lewis'in bu saptamasını belki şöyle de açabilmek mümkün.

    Cumhuriyet'in değerini anlayabilmek için Türkiye'nin insanlığın serüveni içinde 20. yüzyılın odasına hangi konumda girdiğini ve bu odanın hangi kapısından çıktığına kısaca bakmak yeterlidir.

    İslam dünyası, geride bıraktığımız yüzyılı çağdaşlaşmada, bilim ve teknolojide, demokratik kurumların yeşermesinde, ekonomik kalkınmada yerinde sayarak geçirmiştir.

    Daha doğrusu bir yüzyılı pas geçmiştir.

    Bu odadan söz konusu kategorilerin hepsinde farklılaşabilen, büyük sıçramalar yaparak, geleceğe güvenle bakarak çıkabilen tek ülke Türkiye'dir.

    Türkiye, İslam aleminin modernite ile buluşmasındaki tek istisnadır.

    Ona bu istisnai statüyü veren Cumhuriyet'in ta kendisidir.

    Söz İslam Konferansı'ndan açılmışken bundan iki hafta kadar önce Malezya'da yapılan İslam Konferansı Örgütü zirvesinden iki fotoğrafı da kısaca hatırlatmak gerekiyor.

    Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, zirvede yaptığı konuşmada, İslam dünyasına ‘‘yenilenme’’ ve ‘‘reform’’ çağrısında bulunduktan sonra şöyle seslenmiştir:

    ‘‘Artık kendi bahçemizi gözden geçirmemiz, ev ödevimizi yapmamız gerekiyor. Çağın gerisinde kalmamanın yollarını bulabilmeliyiz. ’’

    Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise ‘‘bugünün Müslüman toplumlarının siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmelerle baş edebilmede güçlük yaşadıklarından’’ söz etmiş, ‘‘demokrasi, eşitlik, sosyal haklarda yüksek düzeylere ulaşamadıklarını’’ belirtmiştir.

    Gül, konuşmasında ayrıca, demokratikleşme, insan hakları, şeffaflaşma, kadın-erkek eşitliği, ekonomik kaynakların rasyonel kullanımı gibi temaları ön plana çıkartmıştır.

    Toplam 57 üyesi olan bir örgütte cesaret ve özgüvenle bu kavramlardan konuşabilen şahsiyetlerin Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilcileri olmaları şaşırtıcı değildir.

    Üstelik Gül'ün bir dönem ‘‘tek referansımız İslam'dır’’ diyen bir siyasi hareketin evrim sürecindeki partisinin temsilcisi olması bu mesajın değerini azaltmıyor, aksine artırıyor.

    Abdullah Gül'e İKÖ'deki bu ayrıcalıklı konumu bahşeden de yine Cumhuriyet'in gücü değil midir?
    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı