Gündem Haberleri

    Cumhuriyet döneminin ilk lirik sahne eseri*: ÖZSOY OPERASI Geçtiğimiz haftalarda Semiha Berksoy 72. sanat yılını kutladı. Cumhuriyet'in bu çılgın kızını

    Hürriyet Haber
    08.12.2000 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Cumhuriyet döneminin ilk lirik sahne eseri*: ÖZSOY OPERASI Geçtiğimiz haftalarda Semiha Berksoy 72. sanat yılını kutladı. Cumhuriyet'in bu çılgın kızını büyük bir hayranlıkla izledik. Onca yaşına rağmen dimdik ayaktaydı ve aryalar söyledi. Bir zamanların dramatik sopranosu ve Wagner solisti Berksoy'un Türk opera tarihinde özel bir yeri var. Türk operası hanidiyse onunla yaşıt, çünkü o ilk Türk operası Özsoy'un kadrosundaydı.Berksoy'un da ilk operası olan Özsoy pek çok alanda ilkti. Bestecisi, söz yazarı, rejisörü, dekorcusu, solistleri Türk olan ilk operaydı. Türkiye sahnelerinde o zamana dek yabancı grupların sergilediği yabancı operalardan başkası görülmemişti. Ama Atatürk'ün iradesiyle ve başta Adnan Saygun olmak üzere pek çok sanatçının olağanüstü gayretiyle, hiç yoktan bir ay gibi bir sürede bestelenip sahnelenmişti. İşte bu yazı operamızın temel taşının ilginç öyküsüne ışık tutmaya çalışıyor...Özsoy operası veya broşüründeki adıyla "Özsoy Destanı" İran Şahı'nın1934 yılındaki Türkiye ziyareti dolayısıyla Atatürk tarafından konusu belirlenerek hazırlatılmıştı. İran Şahı Türkiye'ye ne arıyordu derseniz, Şah Rıza modernleştirmeye çalıştığı ülkesi için Türkiye'yi örnek alıyordu ve Atatürk'le yakın ilişki kurmak istiyordu. Ama bu ilginç bir ilişkiydi. Ortadoğu'nun iki rakip imparatorluğunun modern mirasçıları bu kez aynı kulvarda koşuyordu. Ama İran'ın modernleşme için çok ciddi bir kaynağı, yani petrol vardı. Bu açıdan bakıldığına İran kulvara epey önde girmiş sayılırdı. Özsoy neydi?Özsoy, işte iki liderin kurmak istediği yakınlaşma için hazırlanmış bir araçtı. Adeta tek kullanımlık bir opera olarak düşünülmüş ve tasarlanmıştı. Özsoy'un sahnelenmesinden sonra librettist Münir Hayri Egeli'ye yeni bir opera ısmarlayan Atatürk'ün düşüncelerini Egeli'nin anılarından öğreniyoruz: "Özsoy güzel… Güzel ama… onun bütün kıymeti bugün içindi. Bir daha oynanamaz…"(2) Gerçekten de operanın konusu, içinde kullanılan simgeler Türk ve İran mitolojisindeki majör simgelerle uyuşmakta, Şah Rıza Pehlevi döneminde İran ulusal uyanışı sırasında İran mitolojisinin yeniden kurgulanarak kullanılmasına ilişkin referanslar bulunmaktadır. İlk perdenin konusu da Firdevsi'den antik Pers mitolojisine dek uzanan bir mit geleneğinin içinden seçilerek, Orta Asya Türk mitolojisinden alınan kimi öğelerle karıştırılarak oluşturulmuştur. Özsoy'u kimler yarattı?Konusunun ayrıntıları kadar yapımla ilgili bilgiler de ilginç. Librettosunu İnkılap Temsilleri'nin yazarlarından Münir Hayri (Egeli) hazırlamış, müziğini ise zamanın genç bestecisi Adnan (Saygun) bestelemiştir. İnkılap Temsilleri o yıllarda yeni yeni oturmakta olan devrimlerin erdemlerini anlatan sahne eserleriydi. Daha düz bir deyişle propaganda oyunları. Münir Hayri Egeli ise, bir nevi Abdurrahman Çelebi idi. Her türlü sanatsal faaliyette adını görmek mümkündü: Tiyatro yazarlığı, senaristlik, plastik sanatlar, edebiyat... O zamanlar epey prim yapmıştı ama, bugün ne adının ne de yapıtlarının unutulup gitmesinde zaman kadar kalitesinin de önemi olduğu ortada.Adnan Saygun çok sesli müziğimizin duayenlerinden. Herkesin müzik zevkine hitap etmese de, yaptıklarının önemini yadsımak zordur. Hele bu operayı Atatürk'ün emriyle bir aydan kısa bir sürede yoktan var ettiğini düşünürseniz. Yazının sonunda bulacağınız librettonun ardındaki "Hatıra" yazısına bir göz atın, nasıl coşkulu bir sanat aşkıyla bu işe giriştiğini göreceksiniz. Özsoy'un kurgusuÖzsoy, her ne kadar bir opera olarak tanınsa da, kurgusu itibariyle opera olmaktan uzaktır. Solistleri, korosu, aryaları, düetleri olmasına rağmen konuşmalı bölümleri bir operada olmaması gereken biçimde çok uzundur. Konusu dolayısıyla operet sayılamayacak kadar ağırdır. Belki aynı yıl yazılan ve sahnelenen "lirik fantezi" tanımlı Taşbebek'ten esinlenerek Özsoy'u bir "lirik dram" olarak tanımlamak mümkündür. Her ne kadar Cemal Reşit Rey'in daha erken tarihli opera çalışmaları varsa da. Özsoy Cumhuriyet operasının adeta temel taşı olduğu için "opera" sıfatını ondan esirgememek gerekir.Yazının sonunda verilen 1980 tarihli librettonun ve bunun1981'deki seslendirmesinin kaydı dışında, Özsoy'la ilgili bir tek orijinal belge vardır: Operanın 1934'teki temsili için hazırlanan bir broşür. 14 sayfalık bu broşürün kadro sayfasını da, yazının sonunda bulacaksınız. Buradan, eserin 3 perde - 12 tablodan oluştuğunu öğreniyoruz. Oysa Saygun'un 1980 tarihli yazması tek bir perdeye aittir. Ancak bunun nedenini Saygun'un "hatıra"sından çıkartmak mümkün. Zaten "eser aslında üç perde olarak düşünülmüş"tür. Ancak "Bu (son) iki perdenin yazılış şekli de iyi değildi." Elimizdeki nüshanın 1981'deki sahneleme için Saygun tarafından yeniden yazıldığı gözönüne alınırsa, sembolik değeri yüksek olan bu yapıtın yeniden kurgulanırken, zaten baştan beri memnun kalımadığı kısımları elemesi anlaşılabilir.İlk perdedeki efsanenin gerisinde, İran mitolojisinin insanlığın doğuşu ve buna paralel olarak karanlıkla (Dahhak) aydınlığın (Gave -aynı zamanda da Türk mitolojisindeki Bozkurt olduğu iddia edilmektedir) savaşı ve bu savaş sonucunda aydınlığın galip gelmesine dair öyküsü vardır. Firdevsi de Şehnamesi'nde bu konuyu işlemiştir. Opera, ışığa kavuşan insanların başlarına bey olarak seçtikleri Feridun'un çocuk sahibi olabilmesi için tanrıya yakaran korolarla açılır. Ancak korolardan önce, "Öz Ozan"ın okuduğu uzun bir resitatif vardır.Üçüncü tabloda ise Feridun'un eşinin doğumu beklenmektedir. Ülkenin dört bir yanından beyler bunun sayesinde bir araya gelmiştir. Feridun'u öven konuşmalar yapılır. Derken Feridun'un geldiği haberi ulaşır. Koro, Feridun'u karşılar, o da bir arya ile karşılık verir. Birlikte dua ederler. Derken haberci gelir ve ikiz oğlu olduğunu söyler. Bu arada Hatun da gelir, koro onu karşılar. Hatun ve Feridun karşılıklı iki arya söyler. Sonraki tabloda felekler gelmiştir. Feridun'un çocuklara isim koymasından sonra yedi felekler yeni doğan çocuklarla ilgili iyi dileklerini belirtirler. Bu fasıl bittikten sonra orkestra girer ve şölen başlar. Son tabloda ise tüm ışıklar kararır, yalnızca Hatun sahnede kalır. Karanlıklar tanrısı Ahriman gelmiştir. Şölene çağrılmadığı için çok kızgındır. Hatun'un bütün yalvarmalarına rağmen bebeklerin iki nesil sonrasında biribirlerini unutup sonsuza dek ayrı kalmaları için bir lanet olur. Perde, koronun Hatun'a okuduğu bir iyi dilek parçası ile kapanır. Esere temel oluşturan efsanede Feridun'un üç oğlu vardır: Selim, Tur ve İraç. İraç İranlıların, Tur Turanilerin -yani Türklerin-, Selim ise diğer insanların -yani Avrupalıların- atasıdır. Atatürk, Şah'I etkilemek için Tur ve İraç'I ikiz çocuklar olarak kurgulamıştır. Eserin ikinci ve üçüncü sahnelerinin Kurtuluş Savaşı'nda geçmesine rağmen finalde tüm kadronun tekrar sahneye gelmesiyle yüzyıllar boyunca ayrı kalan Türkler ve İranlıları Tur ve İraç'ın tekrar bir araya getirdiği anlatılır. Bundan sonrasını Saygun şöyle anlatıyor: "Eserin, tekrar efsane havasını getiren bu sahnesinde Feridun ve ötekiler hep sahnede hazırdır, ancak Tur ve İraç yoktur. Feridun sorar, "Tur ile İraç'ı göremiyorum, nerededirler?" Buna Ozan Halkevindeki locasında İran Şahı ile birlikte temsili seyreden Atatürk'ü işaret ederek şöyle der: "İşte Tur. (İran Şahını işaret ederek) işte İraç. Her Türk bir Tur, her İranlı bir İraç'tır." Türkçeyi Azeri şivesiyle çok iyi bilen Şah'ın bu sözler üzerine Atatürk'e sarılıp "Kardeşim" diye ağladığını, temsilden sonra heyecanla anlattıklarını çok iyi hatırlarım."Opera gerçekten de özellikle bu finalle bağlanmak üzere tasarlanmıştır. Atatürk'ün operayı "bir daha oynanmaz" olarak tanımlaması hikâyenin tamamını bilince daha iyi anlaşılmaktadır. Saygun'un 1981'de kısmen elindeki eskizlerden, kısmen de hatırlayarak yazdığı bölümün, göreceli olarak en sağlam olan ilk perdeye ait olması da bilinçli bir seçim olmalıdır. Bu kısım, kendi içindeki bütünlüğü ve efsanevi havasıyla tek başına bir sahne fantezisi olabilir. Bugüne dek herhangi bir kaydı, belgesi ulaşmayan ve tarih öncesinden 1930'lara dek uzanan bir zamanı anlatan diğer bölümlerin aynı sağlamlığa sahip olması, tüm operanın 25 günde ortaya çıktığı da hesaba katılırsa, oldukça küçük bir ihtimaldir. Bir gün birisi bu konuda Semiha Berksoy'la görüşme fırsatı bulursa herhalde onun söyleyecekleri de çok farklı olmayacaktır. Ve ideoloji...Operanın librettosunda korolar değil, ama aryalar ve Öz Ozan'ın açılış resitatifi oldukça ilginç ifadeler içermektedir. Bunlardan ilki, Öz Ozan'ın açılış resitatifi o yılların en güncel konularından biri olan Türk Tarihi Tezi'ne açık göndermeler içerir. Türk Tarih Tezi, modern çağlar boyunca Avrupalı ırkların kendi üstünlüklerini ve Avrupalı olmayanların aczini vurgulayan tarih tezlerine aynı tonda verilmiş bir yanıttı. Alman Tarih Tezi, tüm insan uygarlığını 5.000 yıl önce Orta Asya'dan dünyaya yayılan Cermen kavimleri sayesinde kurulduğunu ve maden işleme, tarım gibi "medeni" eylemleri dünyanın diğer yörelerine onların taşıdığını söyleyip durmuştu. Türk Tarih Tezi daha radikal bir çıkışla, bu yayılmanın yine aynı kaynaktan, ama 10.000 yıl önce olduğunu, medeniyeti Türk kavimlerinin dünyaya yaydığını söylüyordu. Türk ırkının, Cermenler gibi "brakisefal" olduğunun kanıtlanması o yılların en gözde tarih malzemelerindendi. Neyse ki dedelerimiz ve babalarımız bu tezi ciddiye alma meselesini Almanlar kadar abartmadı. Ama bugünkü Türk'ün Türk'le övünmesi vaziyetinde bu tezin büyük bir katkısı olduğu da açık. Herneyse, konuyu dağıtmayıp bu operadaki erken Türk kafatasçılığı izlerini görelim:Tarih diyor ki bize: "Medeniyyet" ırmağıBrakisefal soyda buldu özlü kaynağıBu soy Asya'dan çıktı, dört bir yana yayıldı,Bu tarih yükselişin başlangıcı sayıldı.Avrupa, Anadolu, İran ve Orta GarptaMedeniyete girdi, bakır, bu büyük soylaÜstelik bu kısımdan hemen önce, söylenecek olanların çeşitli ulusal efsaneler gibi hayali, cinli, kurmaca değil olmuşun ta kendisi olduğu söylenmektedir. Ben vatanYavuklusu ozanım, öz tarihi söylerim,Olmuşu naklederim. Ve ozan "kırk bin yıl" öncesine dönerek öyküsünü başlatır. Koro, bu çağda "Tanrı"ya yakarmaktadır. O devirde rasyonalize bir tektanrı kavramı varmış gibi bir hava yaratılmıştır (burada da Fransız pozitivizminin izleri görülüyor). Başka tanrılar yoktur, sadece doğaüstü güçlere sahip felekler ile, baş şaman yarı mistik figürlerdir. Eserin sonunda ortaya çıkan Ahriman ise adeta şeytan kavramıyla örtüşmektedir. Her ne kadar her şey mitolojik gibi görünse de, esasında halihazırdaki inanç sisteminden çok farklı bir kurgu yapılmamıştır. Daha sonraki tablolarda yer alan "kollar göğe uzansın, dizler yere kapansın" ifadesi de ibadet biçimi düzeyinde bu örtüşmeyi gösterir.Koronun hakana hitabı da aynı standartlığı sergiler: "Çok yaşa", "sen başımızda varol" türü klasik ifadeler sürekli tekrarlanır. Feridun'un beyleri yanıtlaması sırasında kullandığı ifade, "sizi, seçtiğimiz bey özyürekten selamlar" ise kuşkusuz cumhuriyet, cumhurbaşkanlığı vb kavramlara yapılan bir göndermedir. Egeli ve Atatürk'ün bir sonraki çalışmalar olan Bayönder'de bu göndermeler hakan/bayönder -Atatürk, beyler- mücadele arkadaşları alegorizasyonları çok daha açık biçimde kullanılacaktır.Yapıtın sözlü bölümlerinden birinde yer alan haberci sahnesi her ne kadar klasik Yunan trajedilerine bir gönderme gibi gözükse de, bu janrda olmaması gerektiği biçimde uzatılmış, adeta karikatürize edilmiştir. "İşte nefes nefese koşan bir atlı da tepenin eteğine vardı / Hani / İşte şurada / Koş biraz / Müjdeni ver / Hakan sana ne mutlu / Söyle hadi / Baba oldun / Erkek mi / Hem de ikiz / ikiz mi? / ikisi de erkek mi? / Evet / Hay yaşa."Doğum haberini izleyen tabloda Hatun'un yavrularıyla birlikte tören yerine gelmesi ve onlara katılması da adeta o yıllarda kadının toplumdaki yerinin yeniden tanımlanarak, günlük hayata ve iş hayatına katılmaya başlamasını simgelemektedir. Hatun'un aryasında Türk ve İran mitolojisinin temel arketipleri açıkça kullanılmıştır. Yurda armağan olsunHakanım bu çifte kurtŞayet bir gün görürseKara gün bu güzel yurtBiri arslan, biri kurt olarak saldırsınlarYeryüzünden fenalığı kaldırsınlar.Hatun'un aryasının son dizesi oldukça manidardır:"Kadına annelik vatanseverliktir bey…" Hatun, bu dizeyle Hatun'un aryasının içeriğini belirler. Toplumda erkekle birlikte yerini almıştır, ama asli görevini unutmamıştır, unutmamalıdır da: Kadın anne olunca feleğin ömrü uzarYerler göğe yaklaşır, nurlar yerleri sularBugün senin ününü haykırmak istiyorumHaykırmak… Annelik, Hatun'un rasyonel söylemi yanında, mistik düzeyde de erkeğin ağzından kutsanmaktadır. Feleklerin gelişi ve sohbetleri Türk-İran dostluğuna dair "kardeşlik", "birlik" gibi temaları işlemektedir. Yedi feleklerin gelip iyi dileklerini bildirmelerinin ardından karanlıklar tanrısının gelip çağrılmadığı için çocuklara lanet okuması, Grimm kardeşlerin aktardığı "Uyuyan Güzel" masalındaki kralla kraliçenin periler tarafından kutsanması motifiyle oldukça benzeşmektedir. Ahriman-Hatun diyaloğu masalsılığının dışında bir referans taşımamaktadır. Ama yüzyıllarca bir arada yaşayacak kardeşlerin iki kuşak sonra birbirini unutacağına dair lanet Hatun'u üzmüştür. Sahneye koyanlarHazırlanması ve konusu bu denli ilginç olan Özsoy'un sahnelenmesi de ayrı bir hikayeydi. Saygun'un anılardan anlaşıldığı kadarıyla operanın kurgulanmasındaki naiflikler bestelenme sürecine de yansımış, solistler "kendi alışkanlıklarına göre" nota istemişler, koristlerin nota bilmemesi sürekli sorun yaratmış, hatta ilk korolu bölüm zor olduğu için çıkartılarak yerine daha basit bir ağıt konmuştur. Notaların çoğaltılması içinse Cumhurbaşkanlığı Armonisi'nden gelen subay-müzisyenler yardımcı olmuştur.Eserin kadrosunda göze çarpan isimler ise şunlardır: Koroyu Adnan Saygun'un eşi Mediha Adnan (Saygun) ile Halil Bedii (Yönetken) yönetmiştir. Koristler ise Ankara Kız Lisesi, Ankara Kız orta Mektebi, Ankara Beden Terbiyesi, Ankara Enstitüsü talebesinden seçilmiştir. Dans grupları ise Selim Sırrı'nın kızları olan Selma ve Azade Selim Sırrı tarafından çalıştırılmış, koreografileri yapılmıştır. Lirik solistlerden Nurullah Şevket (Taşkıran) ile Semiha (Berksoy) sonraki yıllarda Ankara Devlet Tiyatrosu'nun kurulması çalışmalarına katılmışlardır. Semiha Berksoy'un ünüyse, özellikle Wagner solisti olarak yurtdışına dek uzanmıştır.Operanın o yılların moda üslubu olan neo-klasik Ankara Halkevi'nin büyük salonunda sahnelenmişti. O dönemde Ankara'da bu işe uygun tek mekân da burasıydı.Opera Şah'ın izlediği temsilden hemen sonra iki kez daha sahnelenmiş ve rafa kaldırılmıştır. Bundan sonra ise, Atatürk'ün 100. doğum yılı kutlamaları çerçevesinde Ankara Devlet Operası tarafından sahnelenmiştir. Saygun'un orijinal yazmaları da işte bu ikinci versiyona aittir. Saygun'un hatıralarından, bu son sahnelenme yapılmamış olsaydı operadan bugüne hiçbir şey kalmayacağı sonucunu çıkartmak mümkündür. Ne arşivlerde, ne de başka bir yerde Özsoy'a dair herhangi bir belge bulunamadığı için Saygun'dan operayı yeniden yazması istenmiş, o da kısmen elindeki eskizlerden kısmen de belleğini kullanarak operanın ilk perdesini yeniden yazmıştır. SonuçCumhuriyet tarihinin ilk operası olan Özsoy, anıt niteliğine rağmen neredeyse unutulmuş ve ihmal edilmiş bir yapıttır. Günümüze ise sadece Saygun'un 1980'de kısaltarak elden geçirdiği yeni versiyonu ulaşmıştır. Atatürk tarafından İran Şahı Rıza'nın ziyaretinde sergilenmek üzere ısmarlanan opera onu etkilemek ve işbirliğine daha kolay yönlendirmek için tasarlanmış ve bu misyonunu gerçekleştirdikten sonra bir daha oynanmamak üzere unutulmuştur. Genç Cumhuriyet'in yoklukları, olanaksızlıkları içerisinde bir aydan daha kısa sürede hiç yoktan var edilmiş olması hem izleyen yıllardaki müzik devriminin habercisi, hem de bu konudaki kararlılığın ve azmin ciddi bir göstergesidir.Operanın başka bir ülke hükümdarına değil de İran Şahı'na hazırlanmış olması da düşündürücüdür. Batılılaşma çabası içindeki doğu ulusları arasında öncü olma savındaki Türkiye adeta İran'a bunu ispatlamış; sadece ekonomi, sanayi, eğitim vb alanlarında değil, kültür alanında da Batılılaşmayı büyük ölçüde başardığını göstermiştir. Ancak operayı hazırlayanlar, en azından besteci Adnan Saygun sonucun aslında hiç de parlak olmadığının farkındaydı. İranlılar durumdan etkilenmişlerdi, ama eserin öykünmeleri, kurgusunun zayıflığı ortadadır, üstelik ciddi eserleri söyleyebilecek ve çalabilecek kadrolar henüz ufukta bile görülmemektedir. Aynı yıl içerisinde bu durumun farkına ciddi biçimde varılana kadar, Taşbebek ve Bayönder adlı iki lirik eser daha hazırlanarak oynanmıştır. Bunların hemen ardından Atatürk'ün direktifiyle 1940'ların ortalarına dek besteleme, sahneleme benzeri faaliyetler duracak; Musiki Muallim Mektebi'nin daha verimli olması için yabancı uzmanlar getirilecektir. Batı standartlarında lirik eserlerin sahnelenebilmesi için bu uzmanların çalışmalarına zaman tanınacaktır. 1941'de ilk kez konservatuvar öğrencileri, Mozart operalarından seçilmiş aryalardan oluşan bir konser verip gerçek anlamda Batı standartlarına sahip kulvarlarda koşmaya başlayacaklardır.Bu sağlam temelli müzik eğitimi sürecinin meyvelerini yıllardır topluyoruz. Özellikle yorumcularımız dünya çapında haklı şöhretler edindiler. Genç bestecilerimiz, -artık 4. kuşak olarak adlandırılıyorlar- az sayıda olsalar da üretmeyi sürdürüyorlar. Özsoy'un yolunu açtığı opera geleneğimizse, kimi sahnelenmemiş 15 operayla başladığı ivmeye uygun bir verime ulaşmış gibi gözükmüyor. Özsoy ise henüz müzik tarihçileri ve eleştirmenleri tarafından fark edilmeyi bekliyor. Neyse ki Boyut yayınları bunun farkına vardı ve Gülper Refiğ'in hazırladığı bir CD-kitabı yayınladı. Bugünkü çoksesli müzik dünyamıza bulunduğu bu katkılara rağmen Özsoy'un üzerinde bu denli az durulması üzücüdür. Bu küçük yazının bundan sonra yapılacak olanlara az da olsa bir katkıda bulunabilmesini diliyorum. (İkinci bölümde: Libretto, Lirikler ve A. Adnan Saygun'un Özsoy Anıları) (*) Cevad Memduh Altar, Opera Tarihi, c.4. İst., 1989, s.310-311 Emre YALÇIN - 8 Aralık 2000, Cuma
    Etiketler:

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı