Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Cumhurbaşkanı seçimi ve “uzlaşma”...

Seçimlerin üzerinden 72 saat geçmesinin ardından “Cumhurbaşkanlığı sorunu”nun büyük ölçüde çözüldüğü söylenebilir. Önce Abdullah Gül, “niyeti”ni belli etti. Ardından, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar, bu sorunun “aşılabileceği”nin ipuçlarını verdi.

Abdullah Gül, bazı yorumcuların dikkat çektikleri üzere, kendisini Ak Parti’nin adayı olarak takdim etmedi. Ne yaptı?

“Halkın meydanlarda işaret ettiği yönü görmezden gelemeyeceğini” söyledi.

Bu ne demek?

Şu: “Ben, Ak Parti’nin diğer partilere ‘dayattığı’ bir aday değilim. Halk iradesinin gösterdiği ‘adres’im. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanlığına aday olmam böyle anlaşılmalıdır.”

Bu yüzden, Abdullah Gül isminin “uzlaşma” kavramına uygun düşüp düşmediğini tartışmak ve bu yönde itirazlar öne çıkarmak anlamsızdır. Zira, “uzlaşma” kavramı seçim öncesine ait bir “parametre” idi ve siyasi liderler ve başta asker, bazı devlet kurumları arasında bir “isim mutabakatı”nı ifade ediyordu.

Seçime gittiğiniz anda, “halk”a “başvuruyorsunuz demektir ve “uzlaşma parametresi” de, ister istemez, değişikliğe uğrar. Halk iradesi ortaya konduktan sonra, “uzlaşma”yı bu irade ile uzlaşılıp uzlaşılmadığına bakarak değerlendirmek gerekir.

Eğer, halk iradesi, kendisini siyasi tarafların oldukça denk biçimde dağılımına uygun olarak ortaya koysa idi, “uzlaşma”nın ne ve nasıl olabileceğini tartışmaya devam edebilirdik. Oysa, yüzde 50’ye yakın bir oranla, bir partiye “siyasi iktidar” teslim edilmiş ise ve bu seçime giden meydanlarda “birincil husus” Cumhurbaşkanlığı sorunu olmuşsa, o zaman ortaya çıkan “irade”nin Abdullah Gül’ü işaret ettiği hükmüne kolayca varabilirsiniz.

“Uzlaşma”yı telaffuz edeceğiniz ve arayacağınız “parametreler” de değişmiş demektir.

 

***      ***    ***

 

Bunu anlayamayanlar da var. Başta CHP. 27 Nisan askeri müdahalesinin enerjik destekçisi, CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, sanki seçim olmamış ve sanki Nisan ayındaymışız gibi, Abdullah Gül’ün açıklamasına basmakalıp cümlelerle tepki verdi ve Tayyip Erdoğan’dan “Herkes halkın kendisine verdiği temsil yetkisi kadar konuşabilir” sözünü işitti. CHP, seçimlerde yenilmiş ve şu anda da “itibar erozyonu” içinde bir parti. Onun, bu konuda söyleyeceği sözün hükmü, Nisan ayında ülkeyi “kriz”e doğru iteklediği gibi değil.

Ne gariptir ki, TÜSİAD da sanki bu ülkenin bir kuruluşu değil, bir başka alemde yaşıyormuş gibi, “Nisan ayı Türkçesi” ile “uzlaşma”dan söz ediyor. Sanki, TÜSİAD yöneticileri, Türkiye’nin son üç ayında, buradan olup bitenden habersiz, başka bir ülkede yaşıyorlardı. Geçelim.

Asıl önemli olan, yeni TBMM’nin “diri gücü” ve fiilen “ana muhalefet” olacağa benzeyen MHP’nin tavrı. Genel Başkan Devlet Bahçeli, Meclis’in cumhurbaşkanı seçim turlarına başlayacağı oturumu “boykot etmeyecekleri”ne ve hatta kendilerinin de aday gösterebileceklerine dair açık bir işaret verdi. “AKP’den kimin aday gösterileceği bizim sorunumuz değildir” ve “Cumhurbaşkanı üçüncü turda seçilebilir” diyerek, Türkiye’nin yeni, anlamsız ve gereksiz bir krize sürüklenmesinin önünü kapar mahiyette davrandı.

Bu işaretlerden yola çıkarak, Eylül ayında Türkiye’nin yeni bir Cumhurbaşkanı’na sahip olacağı ve bir yeni, anlamsız ve gereksiz krizle boğuşmak zorunda kalmayacağımız konusunda iyimser olabiliriz.

 

***        ***      ***

 

Kafalardaki klasik soru, “asker ne yapar?” Zaten, “uzlaşma” sözcüğü “asker iradesi”ne uygun bir isim bulunması anlamında kullanılıyor. Oysa, şimdi vurgulanması gereken husus şu: Asker, ülkesinde “halk iradesi”ne karşı koyamaz. “Uzlaşma”nın halk iradesiyle uzlaşmak olması, herşeyden ve herkesten önce askere kazandırır. Askeri bir kez daha toplumuna kazandırır.

“Uzlaşma daveti”nin “adresi”ni doğru belirlemek gerekiyor.

Hem, TBMM, Anayasa Mahkemesi’nin hukuka uygunluğu hayli tartışmalı olan 367 toplantı sayısı şartını dahi yerine getirerek toplanıp, cumhurbaşkanı seçimini gerçekleştirmeye başlarsa, buna nasıl, hangi gerekçeyle karşı çıkılacak?

Cumhurbaşkanı seçilmesi nasıl önlenecek? Nasıl? Hangi yolla?

Herkesin, Türkiye’de yüzde 90’a yaklaşan bir katılımla, yüzde 80’in üzerinde bir “temsil yeteneği”ne sahip olan bir TBMM’nin seçildiği 22 Temmuz günü seçimini yapmış olduğunu hatırlaması şart...

 

X