Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Cumhurbaşkanı’nın dış politikada üslup ayarları...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birkaç gün geçirip onun güncel dış politika sorunları konusunda görüşlerini kendi ağzından dinlediğinizde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile arasında bazı farkları sezmeden edemiyorsunuz.

Farklar fikirlerde değil. Temel düşünceler aynı. Ama üslup ve yaklaşımda farklar var.
Suriye politikalarına bakalım.
Cumhurbaşkanı Gül de Suriye’de Esed rejimin kan döken baskıcı bir rejim olduğunu, halkın bu rejime karşı isyanının meşru olduğunu düşünüyor ve söylüyor.
Ama Gül Suriye’de rejim değişikliği için aktif tutum alma konusunda o kadar açık konuşmuyor. Bu demek değil ki Gül Suriye’de rejim değişikliğini arzulamıyor veya aktif tutum alınmasına karşı. Ama aktif tutum alma gereğini açıktan söylemiyor.
Gül, benim bildiğim en az geçen yıl mayıs ayından beri başta Amerika olmak üzere Batıyı Suriye konusunda eleştiriyor. Cumhurbaşkanı’nın temel eleştirisi ‘Başta çok aceleniz var hemen yarın Esed devrilsin istiyor gibiydiniz ama sonra ne oldu da geri durdunuz, Türkiye’yi öne itip yalnız bıraktınız’ cümlesiyle özetlenebilir.
Gül’ün birkaç gündür Suriye’de savaşan radikal unsurlar ve yabancı savaşçılarla ilgili sözleri, Türkiye’de başka bir yetkiliden duymadığımız sertlikte ve netlikte.
Irak politikasına bakalım...
Türkiye bir süreden beri Irak’ta, bu ülkenin Başbakanı Maliki ile sorunlar yaşıyor. Bu sorunlar zaman içinde boyut kazandı ve Maliki’nin de kavgadan çekinmemesi üzerine Türkiye ile merkezi Irak yönetimi arasında sorunlara dönüştü. Bugün Türkiye Bağdat ile neredeyse hiç iş yapmıyor veya yapamıyor.
Cumhurbaşkanı Gül de, Türkiye’nın Irak Kürdistanı ile ilişkilerini derinleştirmesinden, özellikle enerji alanında bu bölgesel yönetimle Bağdat’ın fazla dahli olmadan iş yapılmasından yana. Hatta Gül bu politikanın oluşturulmasında öncü rol oynadı. Ama bunu Bağdat’la ilişkileri koparmak, çekişmeyi kişiselleştirmek pahasına yapmaktan da yana mı? Çok tartışılır.
Irak politikaları konusunda da fikirler, öncelikler aynı. Ama üslup aynı değil.
Son örnek Mısır.
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Mısır’daki darbeci yönetimle konuşmanın bile ‘Darbecilerle iş tutmak, onlara meşruiyet kazandırmak’ olduğunu düşünüyor.
Cumhurbaşkanı Gül’ün bu spesifik görüşle ilgili ne düşündüğünü öğrenme fırsatımız olmadı ama Gül’ün Mısır’daki darbeyi eleştirdiğini, darbecilere karşı bir tavır içinde olduğunu biliyoruz.
Yine de, burada sorulması gereken soru şu: Türkiye eğer Mısır halkının dostuysa, Mısır halkının tamamının çıkarını en iyi nasıl savunur?
Mısır halkının tamamının çıkarı bu ülkede yeniden seçimlerin yapılması ve kör topal da olsa yeniden demokrasi denemelerine başlanmasıysa, bu ülkedeki darbeci yönetime bir an önce seçime gitmelerini telkin etmek gerekmez mi?
Peki bu telkini kime yapacaksınız? Konuşmak bile ‘darbeciyle iş tutmak’ sayılınca, bu telkini yapamıyorsunuz. Kaldı ki, telkinde bulunmak ve sizi dinleyenlerin sizin telkinleriniz uyarınca hareket etmesini sağlamak için de o kişilerle bir ilişkiniz olması gerekiyor.
Darbenin ardından Türkiye ve Mısır karşılıklı olarak büyükelçilerini ‘Görüşmelerde bulunmak üzere’ merkeze çağırdı. Bizim büyükelçimiz Kahire’ye geri döndü; ya Mısır’ın büyükelçisi Ankara’ya geldi mi?

***

Özellikle dış politika alanında, fikirlerde, önceliklerde değil ama üslupta ve iş görme biçimlerinde hükümetle Cumhurbaşkanı arasında bir mesafe var.
Bu mesafenin varlığı ne kadar önemlidir, buradan ne çıkar kestirmek imkansız. Hatta büyük olasılıkla bu farkın fazla bir şey doğurmayacağını da söyleyebiliriz.
Sırf böyle bir mesafenin varlığına dair yazı yazmak bile birilerince kolayca ‘Başbakanla Cumhurbaşkanının arasında fitne sokmaya çalışmak’ diye nitelenebiliyor.
Her meseleye böyle siyah-beyaz diye bakmaktan da kurtulacak bu ülke günün birinde.

X