Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Cuma namazı mı sistem çıkmazı mı?

DÜN yazıya erken başladığımdan Kahire camilerinde henüz cuma selâsı verilmemişti.

Dolayısıyla da namaz sonrası “Arap sokağı”nda neler olup biteceğini bilmiyorum.
Çok önemli değil zira bugün o camiyle o sokak arasındaki genel ilişkiye değineceğim.

MALÛM, yukarıdaki caminin Mısır’da ön plana çıkması, özellikle de kitlelerin Cuma namazını Mübarek karşıtı gösterilerin odağına dönüştürmesi Türkiye’de eleştiri konusu oldu.
Seküler – dini ayırımında “laikçi” çizgiye meyledenler; yani “ibadethanede politika yapılmaz” ilkesini bir dogma olarak algılayanlar, 1979 İran’ında da ağızlar yanmış olduğu için imâni mabedin siyasi bir mihrak rolü oynamasını kuşkuyla, hatta korkuyla karşılıyorlar.
Hemen söyleyeyim ki teorik olarak ben de aynı ilkeyi benimsiyorum.
Ama bu teori son tahlilde kitabidir. Farklı zaman ve mekânlarda pratikle bağdaşmıyor. Hele hele, İslam Âlemindeki otoriter rejimlerin “kapalı toplum” dayatması göz önüne alındığı takdirde yukarıdaki “ilke” somut ve zorunlu gerçekle hiç mi hiç bağdaşmıyor.

NİTEKİM şu soruyu soracağım: Allah rızası için söyleyin, kelime kökeni dahi aynı fiilden türemiş camiler hariç Mısır halkı dün nerede “icmâ” edebilirdi? Yani toplanabilirdi?
Aslında Mübarek’ten bile çok önce, ta 1952’deki Nasır - Necip darbesinden beri ne özgür partiye, ne hür sendikaya ne sivil derneğe sahip olmuş olan bir ulus cuma namazlarını diktatoryaya karşı buluşma noktası olarak belirlemeyecekti de hangi platformu seçecekti?
Rejimin ister istemez biraz daha “ihtiyatlı” ve “saygılı” davranmak zorunda olduğu ibadethaneler dışında tek bir yapı, tek bir organizma, tek bir mekân var mıydı ve var mı?

HAYIR yoktu ve de hâlâ yok!
Yoksa acep Mısırlıların, 1830’daki bağımsızlık hareketini Auber bestesi “Portici’nin Dilsiz Kadını” operasını dinledikten sonra başlatmış Belçikalılara mı özenmesi isteniyordu?
Eh öyle ya, Guiseppe Verdi de şu pek meşhur diğer operayı, yani “Ayda”’yı Süveyş Kanalı’nın açılışı münasebetiyle ilk kez 1871 Kahire’sinde sahneye koymuştu.
Dolayısıyla bugünkü başkent ahalisi de perdenin Tanrı Ptah’a okunan nihai ilâhiyle inmesinden sonra aniden galeyana gelebilir ve “Mübarek istifa” sloganını sokaklarda gayet ritimli bir oratoryo temposunda tekrarlayarak Tahrir Meydanı’na doğru yürüyüşe geçebilirdi!

SOĞUK şaka bir yana, şimdi derhal şunu saptayalım. Ne Mısır’ın, ne de İslam - Arap Âlemindeki diğer ulusların mabetler, yani dini yapılar dışında bir “nefes borusu” bulunuyor.
Teokratikleri geçelim, “laik” sayılan otoriter rejimler de o boruları ebediyen tıkadılar.
Ama işin içine kutsal girdiği için imâni platformlara nispeten daha az dokunabildiler.
Dolayısıyla, tekkeden tarikata yegâne alternatifler oralarda cismanileşti.  
Nitekim Şah İran’ından Mübarek Mısır’ına uzanan süreçteki “köktendincilik” ve fanatizm ürettiği ve barındırdığı için yarattığı tehlike, baskıcı sistemlerin hem laik karakterli, hem de dini hassasiyetli fakat seküler rotalı aykırı sesleri anında bastırmasından kaynaklandı.

ARTI, “modern” geçinen yukarıdaki rejimlerin aslında o moderniteyle yekpare bütün oluşturan demokrasiyi reddetmesi, fakat buna rağmen yine de Batı tarafından “ehven-i şer” addedilmesi geniş kitlelerdeki “modernite, eşittir Hıristiyan Batı” anlayışını pekiştirdi.
Dolayısıyla hem bu Batı’ya, hem de genel olarak “öteki”ne olan nefret bilenmiş oldu.
Özetlersek, sebep – sonuç ilişkisinde sebebi camiye bağlamak abesle iştigal ediyor.
Evet evet, Arap – İslam dünyasındaki durum bir sonuçtur ve sebep Müslüman mabette falan değil aksine, ibadetin ötesinde siyaseti de cuma namazına mahkûm eden sistemlerdedir!

X