Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Çok uluslu ürünler döneminde Çin malını boykot anlamlı değil!

Krizin en sert günlerini yaşadığı dönemde ABD’de ‘yerli malı yurdun malı’ rüzgarı esiyordu.

Hatta Kongre’den ‘Amerikan malı kullanmayı’ teşvik edici önlemler bile çıkarma girişimleri oldu.
O dönemde Amerikan basını ve araştırma kuruluşları bu konuyu çok didiklediler, çeşitli analizler yaptılar. Bunlardan biri de Amerika’da satılan otomobiller ile ilgili idi.
‘Amerikan malı kullanın’ çağrısına uyanların normalde Japon, Avrupa, Çin ve Kore otomobilleri almamaları gerekiyor… Böyle baktığınızda, ABD’de çok satılan Toyota ilk hedef olarak öne çıkıyor.
Oysa bu buzdağının görünen yüzü… Buzdağının alt tarafına baktığınızda çok farklı bir manzara ile karşılaşıyorsunuz… Çünkü, günümüzün global ve düz dünyasında hiçbir şey göründüğü gibi değil.

ABD’deki Toyota aslında Japon değil

Auto.com adlı site düzenli olarak bir çalışma yayınlıyor. Otomobillerin ne ölçüde Amerikan olduğunu ortaya koymayı amaçlayan bu ‘En Amerikan 10 otomobil modeli’ içinde 5 adet Toyota yer alıyor. Üstelik birinci sıradaki Toyota Camry, ABD’de yapılıyor ve Chicago’da yapılan Ford Taurus’daha ‘Made in America’ olarak öne çıkıyor.
Bu sadece ABD’de değil. Dünyanın dört bir tarafında artık ‘Çok uluslu ürünler’ dönemi yaşanıyor. Bunu Türkiye’de PC, çamaşır makinesi ya da otomobile uygulayın. Göreceksiniz ki, her bir ürün, çok sayıda ülkeden gelen parçalardan oluşuyor. Üretimi Türkiye’de yapsanız bile, bazı durumlarda dışa bağımlılık yüzde 80’lere kadar ulaşıyor.
Böyle bir ortamda Çin ya da başka bir ülkenin ürününe ‘boykot’ çağrısı yapmak duygusallıktan öte değil.
Size bir çamaşır makinesinden örnek vereyim. Bu ürün tam 12 ülkeden gelen parçalarla Türkiye’de üretilmiş. Arasında Çin de var Slovenya da var…

PC’leri ne yapacağız?

Bir başka örneği ise bilgisayardan vereyim. LCD monitor, iç kompenantlar, harddisk, kart okuyucu, kasa, Mouse, klavye ve hoparlör Çin’den geliyor. Üstelik gelmek zorunda… öbür türlü Türkiye’de yerli PC yapmanın anlamı ve ekonomisi kalmaz.

O nedenle ‘Çin malı’ boykotu duygusal ve sonucu olmayan bir girişim… Üstelik yüzde 100 yapmak da pek mümkün değil. O zaman PC, beyaz eşya, telefon, ayakkabı, televizyon, otomobil gibi çok sayıda ürünün içine bakmak, Çin katkısı olanları almamak gerekiyor ki, bu da pek mümkün değil.

Market hırsızları organize oldu, milyar dolar düzeyine yaklaşıyor

Marketlerdeki hırsızlığı biliyor, dünyada ciddi bir sorun haline geldiğini izliyorum. Ancak, Türkiye’de bu konuda yeni yaklaşımlar geliştirildiğinden haberdar değildim. Büyük bir gıda perakendecisinin patronlarından dinledim… Perakendeyi tehdit eden yeni hırsızlık modeli şöyle işliyor:
Birkaç kişiden oluşan grup markete geliyor. Birkaç kişi dışarıda bekliyor, içine çok sayıda ürünün atılabileceği özel kıyafeti olan biri ya da ikisi markete giriyor. Hızla paraya çevrilecek ne buluyorlarsa, elbisenin içine atıyorlar. Listenin ilk sırasında şampuan, taze kaşar, sucuk, jilet, parfüm ve mama gibi ürünler yer alıyor. Bunları hızla, bir yerlerde, özellikle tatil beldelerinde paraya çevirebiliyorlar.
Markete girenler elbiselerini doldurup hızla dışarı çıkıyorlar. Kendilerini bekleyen arabayla oradan uzaklaşıyorlar. Bazen operasyon planlandığı gibi gitmiyor ve yakayı ele veriyorlar.
Sonrası tahmin ettiğiniz gibi olmuyor… Hırsızlar yakayı ele verince, hemen ekipten biri devreye giriyor ve pazarlık kapısını açıyor. İşte beni şaşırtan da bu oldu. Ekip, olay yerine bir avukatla geliyor. Avukatın amacı da marketle müzakere yapıp uzlaşmak, işi polissiz halletmek… Çünkü, bu tür hırsızlıklardan polis ve adliye yoluyla bir sonuç almak mümkün değil. Bu nedenle de çoğu zaman avukatla anlaşıyorlar bazen de polisin yolunu tutuyorlar.

Oran riskli düzeylerde
Çok büyük yaptırımları olmadığı için hırsızlık olayları da artıyor. Konuştuğum perakendeci, ‘Yakalananlar, bazen mağaza müdürlerine karşı ‘özgürlüğüm kısıtlandı’ diye ceza davası bile açıyorlar’ diyor.
Durum böyle olunca da hırsızlık vakalarının sayısı artıyor, ciroya etkisi de hızla yükseliyor. 5 yıl önce yüzde 0.7 düzeyinde olan ciro içindeki payı şimdilerde yüzde 1.5 oranına yaklaşmış.
Öyle yüzde 1.5 deyip geçmeyin… Türkiye’de organize perakendecilik 2008 yılı itibariyle 60 milyar dolar düzeyinde… Bunun yüzde 1’i 600 milyon dolar, yüzde 1.5’u da 900 milyon dolar ediyor. Tabii hırsızlık olayı bu kadar değildir. Ancak, özellikle büyük marketlerde, zincirlerde oranın yüksek olduğu da gerçek…

Dünyada da büyük tehlike
Marketlerden hırsızlık bütün dünyada perakendecilerin büyük baş belası… Amerikan Ulusal Perakendeciler Birliği’ne göre, dünya çapında 37 milyar dolara ulaşıyor.
Şirketler bunu önlemek için, teknolojiden yararlanıyorlar. En son Tesco’nun önlemini okudum. Tesco, 2009’un ilk yarısında polise beyan edilmeyen 43 bin hırsızlık vakası ile karşılaştığını açıkladı. Hırsızlıktan bıkan şirket, peynirlerin içine de chip koymayı planlıyor. Daha pahalı ürünler için ise yüksek koruma önlemleri almaya hazırlanıyor.


Büyüme W şeklinde mi olacak?
Dünyanın dört bir tarafında ekonomideki gidişin hangi ‘harf’ ya da ‘şekile’ göre şekilleneceğin merak ediyor. Bazıları W, bazıları V diyor. Aralarında L, U diyenler olduğu gibi ‘orak’ tipine de dikkat çekenler var.
Ben arada bir Martin Feldstein’in görüşünü alırım. Krizin başından bu yana hep temasta oldum, bazı tahminlerine burada da yer verdim. Pek yanıldığı olmadı. İyi analizlerinin olduğunu söyleyebilirim.
National Bureau of Economic Research’ün eski başkanı olan ve Reagan’ın danışmanlığını yapan Feldstein, iyileşmenin bir süre devam edebileceğini öngörüyor. Ancak, sonrasında, daha doğrusu birkaç çeyrek sonra yeni bir düşüş yaşanacağına dikkat çekiyor. Onun ekonomideki gidiş için uygun gördüğü şekil ise W… Belki W’nin son düşüşü, eskisi kadar sert olmayabilir ama aşağıya doğru gidiş olacağı konusunda emin konuşuyor. Umarım bu kez Feldstein yanılır…

X