Çok kişisel notlar

PAROLA VATAN:

Sanki siyah/beyaz bir Türk filmindeyiz. Ayhan Işık, İngiliz Kemal rolünde.

Ve bizim ‘İngiliz Kemal’imiz, bir tren yolculuğunda Mata Hari’yi çağrıştıran güzel ve -ille de- sarışın kadın ajanı kafalamış... Ne yalan söyleyeyim: Attila İlhan’ın ölümünün ardından sıkça söylenen ‘Parola vatan, işareti namus / O yoksa sen yoksun; biz yokuz’ dizeleri bende sadece bir İngiliz Kemal filmi etkisi bırakıyor. Neden acaba?

ORHAN KEMAL OKUMAK:

Unutmayın: Elimizin altında yoksulluk hallerini en az John Steinbeck kadar, açlık meselesini en az Knut Hamsun kadar iyi yazan bir romancımız var. Eğer çırçır fabrikalarında ezilenleri, bu topraklardaki sınıf atlama özlemlerini, DP döneminin ortaya çıkardığı üç kağıtçı tiplerini ve yarım ekmek arasına helva koyun yiyen ameleleri, sıcacık bir üslupla okumak istiyorsanız, işte Orhan Kemal orada duruyor. ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ ile ‘Avare Yıllar’ı bir kez daha okuyan yazarınız, size de hararetle tavsiye eder.

ERKAN MUMCU:

Erkan Mumcu grup kurdu. Böylece ANAVATAN, Meclis’te üçüncü parti oldu. Ne diyelim? Hayırlı ve de uğurlu olsun. Ama nedense bana sağdan soldan derlenip toparlanarak oluşturulmuş bu grup, bir süre sonra dağılacakmış gibi geliyor. Çünkü ‘Bir kere ihanet eden yine ihanet eder’ sözüne iman etmişimdir.

SAVAŞ TANRISI:

Hava soğudu. Yaz olunca kendini denizin kıyısına vuran şehrin insanı soğuk havalarda sinemalara saklanır. Biz de öyle yaptık ve kendimizi ‘Savaş Tanrısı’ filmine attık. ‘Silah ticareti çok kötü bir şeydir, savaşları körükler’ gibi feci demode ve sıkıcı bir mesajın bir filme ne denli başarıyla yedirildiğinin farkına vardık. Yani pişman olmadık.

YAZ TATLISES YAZ:

Bugün gazetesinde köşe yazarlığına soyunan İbrahim Tatlıses’in yazılarını, Cengiz Çandar ve Gülay Göktürk gibi imzaların arasında okurken bir tuhaf olduğumu itiraf etmeliyim. İlk iki yazısında cevap hakkını kullanan ‘İmparator’, bakalım ne zaman memleket meselelerine eğilecek? Şöyle bir şey hayal ediyorum: İbo sıkı bir Saddamcı çıksın ve Cengiz Abi’yle polemiğe tutuşsun. Vallahi tadından yenmez...

Güzel ve çirkin

GÜZEL: Mahyalarda ‘Hoş geldin ya şehr-i ramazan’ tarzı klasik ibareleri görmeye alışığız ya... Süleymaniye Camii’ndeki mahyada ‘Ey oruç! Tut bizi’ yazdığını görünce şaşırdım. İlk bakışta ‘Git kendini sevdirmeden’ tarzı bir cümle gibi geldi bana. Sonra ‘Tuna Kiremitçi mahya yazarlığına soyunmuş olamaz’ diye düşündüm ve bu seçeneğin üstünü çizdim. Ama sonunda ‘Ey oruç! Tut bizi’ sözünün hikmetini kavrar gibi oldum. Galiba ‘oruç tutmak’ ile ‘iradeye hakim olmak’ arasındaki bağlantıya işaret ediliyordu. ‘Ey Oruç! Lütfen beni tut da günah işlemeyeyim’ gibi bir anlamı vardı bu sözün. Bir tür ‘Tılsımım! Koru beni’ tadında bir söz... Güzeldi yani.

ÇİRKİN: Şunu çok iyi anlamış bulunmaktayım: Sultanahmet Meydanı’nı panayır yerine çeviren zihniyete karşı verdiğimiz mücadelede yenik düşmeye mahkumuz. Çünkü biz, ‘Kardeşim, tarihi Sultanahmet Meydanı’nı sucuk ve tantuni kokusuna boğdunuz! Ayıptır, yazıktır, günahtır’ filan dedikçe, karşımızdaki zihniyet ‘Ne var bunda! İşte mis gibi ekmek içi sucuk sattırıyoruz. Halkımız da ucuzundan karnını doyuruyor’ yanıtını geliştiriyor. Şimdi gelin de bu zihniyete ‘Atalarımızın incelmiş zevklerinden’ ya da ‘Sultanahmet Meydanı’nın anlamından’ filan söz ederek derdinizi anlatmaya çalışın. Sonuç almanız imkansızdır. O halde hep birlikte bir büyük ‘zihniyet devrimi’nin gerçekleşmesini bekleyelim. Tabi o zamana kadar sucuk isi, Sultanahmet’i boğmazsa...
Yazarın Tüm Yazıları