Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Çok baskı görüyorsun, değil mi?’ diye soran Amerikalı

İSMİNİ vermeyeceğim, Türkiye’de de tanınan bir zamanların önemli bir Amerikalı siyasi memuru, önceki akşam Washington Büyükelçimiz Namık Tan’ın konutunda verdiği akşam yemeği öncesi benimle sohbetine aynen bu cümleyle başladı:<br><br>“Çok baskı görüyorsun değil mi?”

Kendisiyle yıllardır tanışırım. Daha doğrusu yıllardır onu yılda bir veya iki kere böyle sosyal buluşmalarda veya düşünce kuruluşlarında yapılan tartışmalarda görürüm. Öyle bir samimiyetim yok. Ama yine de geldi bana, Türkiye’deki basın özgürlüğünün kötü ününden hareketle bu soruyu sordu.
Önce ne cevap vereyim bilemedim, ‘Evet’ desem bir türlü, ‘Hayır’ desem bir türlü. Çünkü aslında cevabım aynı anda hem evet hem hayır.
* * *
Türkiye’de 67 gazeteci tamamen mesleki sebeplerle cezaevlerinde. Bir de ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan ama aslında gazetecilik yapmaktan başka hiçbir ‘suçu’ olmadığını bildiğimiz Ahmet Şık ile Nedim Şener gibi arkadaşlarımız da var hapiste. Binlerce açık dosya var gazeteciler hakkında, halen mahkemelerde görülen. Savcılıkların yürüttüğü binlerce soruşturma da cabası.
Bu şartlar altında, ‘Hayır Türkiye’de gazetecilere hiçbir baskı yok’ denemez.
Ama ‘Evet ağır baskı altındayım’ demek de istemiyorum; çünkü biz gazeteciler için bu ağır baskı ortamında çalışmak bir hayat tarzı gibi. Refleksler geliştirmiş, ne zaman otosansür yapacağımızı, ne zaman ve kime karşı daha kolay karşı çıkabileceğimizi pek çoğumuz gayet iyi biliyor.
Neyse, sözünü ettiğim Amerikalı, burada kaldığım son üç gün boyunca karşılaştığım Türkiye hakkında eleştirel olmaya başlamış onlarca insandan sadece biriydi. Mesela aynı gece Namık Tan’ın yemeğinde, Amerikan Kongresi’nin Türkiye ‘Dostluk Grubu’na mensup bir milletvekili de Türkiye’deki basının durumu, basın özgürlüğünün kısıtlanıyor olduğuna dair duydukları sebebiyle uzun uzun endişelerini anlattı.
Bu çeşit endişeleri her yerden işitiyoruz. Avrupa Birliği tarafında Türkiye’ye ilişkin endişeler daha da yüksek sesle söyleniyor artık.
* * *
Bizim hükümetimiz ise bu çeşit eleştirilere ve dile getirilen endişelere, kendi bekasına karşı yürütülmekte olan bir karalama kampanyası gözüyle bakıyor. Yani Ak Parti’yi yıpratmak, onu iktidardan indirmek isteyen kesimlerin ‘Türkiye’de basın özgürlüğü tehlikede’ diye yalanlar söylediğini iddia ediyor.
Bu seviyede bir inkarcılık insanı nefessiz bırakıyor elbette. Somut durum ortada: Dünyanın neresinde 67 gazeteci hapiste, binlercesi mahkemelerde sürünüyor ve hapis tehdidiyle karşı karşıya?
Bu durum normal olabilir mi?
Hükümet, bunu normal sayabilir mi?
Benim yıllarım, Avrupa’da veya Amerika’da bana basın özgürlüğünün durumunu soran veya artık durumu bildiği için sormaya zahmet bile etmeyen yabancılara Türkiye’yi anlatmakla geçti.
Tam bu çile bitiyor diye sevinmeye başlamışken aynı şeyin yeniden başlamasını içime sindiremiyorum.

The New York Times ile The Washington Post’u kıyaslamak

SALI sabahı çok erken bir saatte ilk iş olarak The New York Times satın aldım. Usame bin Ladin’in ölü ele geçirildiği operasyonun ayrıntılarını merak ediyordum.
NYT, birinci sayfasının tamamını bu olaya ayırdığı yetmiyormuş gibi bir de tam 8 sayfalık bir özel bölüm açmıştı bin Ladin haberlerine. Satır satır okudum.
Sonra otelde The Washington Post aldım. Onlar özel bir bölüm açmamıştı bin Ladin için ama yine de olayı geniş geniş işlemişti. Operasyonun ayrıntılarıyla ilgili haberi bir de onlardan okudum.
İki gazetenin haberleri arasında, operasyonu anlatımları arasında ciddi bazı farklar vardı. Mesela NYT, komandoların evin alt katında bir kadını kendine kalkan yapmak isteyen birini vurduğunu söylüyordu, WP ise adını da verdiği bir Beyaz Saray yetkilisine dayanarak kadını kendine kalkan yapan kişinin evin üst katındaki odasında bulunan Usame bin Ladin olduğunu söylüyordu.
NYT’ye göre bin Ladin ateş etmemişti, WP ise ateş etmeye çalıştığını söylüyordu.
Esasen ortada özel haber falan da yoktu; bu bilgiler Beyaz Saray’a çağrılan gazetecilerin hepsine birden aynı anda aktarılmıştı. Ama yine de iki gazete arasında önemli bir bilgi farkları vardı.
Ertesi gün Beyaz Saray’ın bin Ladin’in bir kadının arkasına gizlendiği bilgisini yalanlamasıyla WP bu yarışta biraz yara almış oldu ama gazetenin de bir suçu yoktu, bu bilgi açıkça ismi verilen Başkanın danışmanı tarafından verilmişti.
Zaman içinde anlaşıldı ki, Beyaz Saray ve Pentagon da aslında operasyonun detaylarını o ilk gün tam olarak bilmiyordu, bazı şeyleri belki hala bilmiyor. Operasyonun nasıl yapıldığı, o evin içinde ne olduğu ve evin içindekilerin kim olduğu konusunda hala çelişkili bilgiler gelmeye devam ediyor.

İşkenceyi aklama kurnazlığı

USAME bin Ladin’in saklandığı yerin bulunmasıyla ilgili bir başka kirli bilgi, bu eve ulaşılmasını sağlayan ilk ipucunun işkenceli sorgularda elde edildiği şeklinde.
İlk gün böyle bir bilgi yoktu. Hatta eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld bile bu iddiada değildi ama nedense iki gün sonra fikir değiştirdi, işkenceli sorguların faydalarını anlatmaya başladı.
‘Waterboarding’ adı verilen ve insanda boğulma hissi yaratan işkence biçimi son dört yıldır, belki daha fazla zamandan beri uygulanmıyor zaten. Öyleyse, Amerika bin Ladin’in saklandığı yerle ilgili ilk ipucunu dört yıl önce elde etmiş olmalı en yakın.
Oysa bu doğru değil. Doğru olan, Pakistan’daki CIA’nın muhbiri gibi çalışan iki Pakistanlının Suzuki marka beyaz bir cipten şüphelenmeleri, cipin plakasını almaları ile her şeyin başladığı. Cip sonuçta bin Ladin’in kuryesinindir. Aylarca telefonları ve elektronik postaları izlenir bu kişinin, evi uydulardan gözlenir vs ve sonunda da o eve baskın yapılır.
Amerikan kamuoyunun bu en hassas olduğu dönemde işkenceyi aklamaya çalışan birilerinin ortaya çıkması insanın midesini bulandırıyor.

X