Gündem Haberleri

    Cinsellik siyasetin neresinde

    Hürriyet Haber
    27.05.2008 - 12:59 | Son Güncelleme:

    Aşk, ihanet, intikam, entrika... Küçücük bir boşluğun bile sonu gelmez oyunlara yol açtığı sarayda dönen dolapların otuz iki kısım tekmili birden hikayesi Boleyn Kızı’nda. Neredeyse ömrü boyunca tahtını bırakacağı bir oğul derdiyle yaşayan İngiltere Kralı 8. Henry’nin sarayında cinsellik tam tepede.

    İsmail Türkmen

    Üniversitede okuduğum “Siyaset Bilimine Giriş” dersinin ilk konularından biri, hatırladığım kadarıyla, “Siyaset nedir?” sorusuyla başlıyordu. Bu soruya cevap olarak bize anlatılan şeylerin özeti ise şuydu: Siyaset, herhangi bir insan topluluğunda gücün paylaşılması sürecidir. İnsanların oluşturduğu herhangi bir kurumda hiç kimse iktidarı tek başına kontrol edemeyeceğine göre bu güç birilerince paylaşılıyor ve işte bu paylaşmanın ortaya çıkış biçimine siyaset deniyor.

    1509-1547 seneleri arasında İngiltere tahtında oturan Kral 8. Henry, İngiltere ve Hıristiyan alemi açısından önemli bir tarihsel kişilik. Koyu bir Hıristiyan olan 8. Henry, kapıldığı bir rüzgarın sürüklemesiyle İngiltere Kilisesi’ni, Katolik dünyasının yönetim merkezi Vatikan’dan koparmış ve yeni kilisenin başına geçmiş bir kral.

    Usta bir müzisyen, şair ve yazar olan, atlı sporlar ve tenisteki maharetiyle nam salan 8. Henry’nin, belki de kendisinden sonraki Avrupa tarihine bile yön vermiş bu kararını, tahtını bırakabileceği bir oğul arayışının mı yoksa bir kadına karşı duyduğu “büyülenmişlik” derecesinde aşkın mı sonucunda aldığı hala tartışılıyor. Jeneriğinde İngilizlerin ünlü kamu yayıncısı BBC’nin de adının geçtiği The Other Boleyn Girl’deki (Boleyn Kızı) yoruma göre gerçek ikincisiydi ve kral Anne Boleyn’in aşkına kapılarak bu tarihi adımı atmıştı.

    “OĞLAN MESELESİ” DEĞİL “KIZ MESELESİ”

    Cinsellik siyasetin neresinde

    Başrollerinde Natalie Portman (Anne Boleyn), Scarlett Johansson (Mary Boleyn) ve Eric Bana’nın (8. Henry) oynadığı Boleyn Kızı’na göre Kraliçe Catherine krala bir oğlan çocuğu “veremeyince” ne yapacağını şaşıran ve kendisini bu muradına erdirebilecek herhangi bir kadına tav olabilecek hallere düşen 8. Henry, taşralı Boleyn ailesinin ağına düşer. Dayı Boleyn, kralın ziyaretini fırsat bilerek yeğeni Anne’yi majestelerine takdim eder ve hatta saraya dönüşte kralın terkisine atmayı planlar. Ancak Anne’nin inatçılığı yüzünden yaşanan bir kaza kralın isteğini kırsa da, makam ve iktidar hırsında sınır tanımayan dayı ve baba Boleynlerde çare tükenmez. 8. Henry’ye “Anne olmadı Mary’yi verelim” derler ve küçük ama evli kızlarını saraya yamama planını uygulamaya koyarlar. Ve bunu da başarırlar. Kızların annelerinin şiddetli ve öngörülü itirazlarına rağmen 8. Henry’nin aleni metresi yapılan küçük Mary, gözlerini toprağın bile doyuramayacağı babası ve dayısının nihai dualarını da gerçeğe dönüştürür ve krala nur topu gibi bir oğlan da verir.

    Eğer bu bir masal olsaydı bu aşamada “Onlar ermiş muradına ...” deyip hikayeyi bitirirdik herhalde. Ne var ki bu bir trajedi ve dolayısıyla da filmimiz daha yeni başlıyor. Tam da Boleyn ailesinin saraya veliaht vermişliğin gönencini yaşayacağı sırada karşılarına korkunç bir rakip çıkar: Anne Boleyn. İşte kurnazlığıyla, türlü cinlikleriyle kralı avucunun içine alan bu “diğer Boleyn kızı,” hem kendisini hem ailesini hem de belki de bu süreçte Vatikan’dan koparılan İngiltere’yi yakar. Aslında burada olan biten şey tam olarak “dinsizin hakkından imansız gelir” olayı galiba. Anne Boleyn’de öyle bir hırs var ki normal bir insana küçük dilini yutturacak kadar gözlerini hırs bürümüş babası ve dayısı bile onun karşısında çaresiz kalıyor.

    Aslına bakılırsa hanedanı bırakabileceği bir erkek çocuk uğruna çok şeyler çekmiş bir kral olan 8. Henry’nin bulunduğu bir filmde “ebelerden oğlan müjdesi bekleme” komedisinin işlenmesini beklerdim şahsen. Düşünsenize, “koskoca kral” kraliçeyle ya da metreslerinden biriyle yatıyor ve sonra – ultrason mucizesi de icat edilmediği için – dokuz aylık bir dokuz doğurma sürecine giriyor. “Acaba bu sefer erkek olur mu! Tanrım n’olur acı bana, bana acımıyorsan asil İngiliz ırkına acı! Haydi onlara da acımıyorsun diyelim, doğduğunda yüzüne bile bakmayacağım kıza acı da bir erkek lütfet kuluna!...” Sonra bütün bu çekilen psikolojik işkencenin yanında hamile kaldığı belli olan kadınla, olur da karnındaki oğlandır ve maazallah başına bir şey gelir diye, bir daha yatağa girmeme durumu da var. Bütün bunlardan, süre olarak az da olsa, çok sıkı traji-komik sahneler pekala serpiştirilebilirdi filme ama maalesef eser yok bundan.

    BBC USULÜ SIR KAPISI

    Cinsellik siyasetin neresinde

    Başrollerinde ünlü isimlerin olduğu Boleyn Kızı’nda oyunculukların ortalamayı çok da geçtiğini söyleyemem. En azından başrollerdeki üç ismin de bundan evvel çok daha iyi oyunculuklar sergilediklerini rahatlıkla ifade edebilirim. Özellikle Portman ve Bana, temsil ettikleri karakterleri yansıtmada zayıf kalıyorlar. Örneğin Bana, 38 yıllık iktidarında sırf siyasal nedenlerle 100 bine yakın insanın (yani 38 yıl boyunca her gün 7 kişinin) boynunu vurdurtan zalim tiran 8. Henry’nin acımasızlığını yeterince aktaramıyor. Bununla birlikte başta Anne Boleyn’in dayısını oynayan David Morrissey olmak üzere karakter oyuncularının genel olarak çok daha iyi performanslar çıkardığını belirtmeliyim.

    Renkleri ve kostümleriyle tatmin edici bir film olan Boleyn Kızı’nın senaryosu ve yönetimi tamamen sarayda dönen dolaplar üzerine yoğunlaşmış. Başka bir ifadeyle “arka planı” olmayan bir film çıkmış ortaya. Durum böyle olunca Boleyn Kızı için, BBC yapımı bir “sır kapısı” diyebiliriz. Birkaç yıl önce sanırım ilk olarak Samanyolu televizyonunun başlattığı, daha sonra diğer kanalların izlediği “ilahi adalet mucizeleri” ülkemizde tam bir furyaya dönüşmüştü. İşte 23 Mayıs’ta ülkemizde gösterime giren bu film de böyle mucize hikayelerinde teselli bulmaya teşne olanlar için tam isabet. Sonuçta yapılan her kötülük neredeyse karşılığını buluyor filmde. Gerçi kurunun yanında epeyce yaş da yanıyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur herhalde.

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    BİR CANNES NOTU

    Cinsellik siyasetin neresinde

     Üç Maymun’la 61. Cannes Film Festivali’nin en iyi yönetmeni olan Nuri Bilge Ceylan’ı ve tüm ekibini kutluyorum. Ceylan’ın belki de her dilde kulağa çok hoş gelecek bir tınıya sahip “Tutkuyla sevdiğim benim yalnız ve güzel ülkeme” sözleri gecenin en tatlı anlarından biriydi. Ayrıca benim için özel bir kişilik olan Hatice Aslan’ın Üç Maymun’da başrol oynamasının beni çok mutlu ettiğini ifade etmek istiyorum.

    Bir de habercilik açısından bir ilginçliğe değinmem gerekiyor. Fransız kurumu olduğu için AFP diğer iki yaygın ajanstan farklı olarak bütün ödülleri açıklandıkça “acil” koduyla geçiyordu. Ne var ki Altın Palmiye’yi duyurmada Reuters ve AP’ye göre yaya kaldı. Sadece en büyük ödülü acil olarak geçen bu iki ajans burada AFP’ye yaklaşık 4 (AP) ve 5 (Reuters) dakika fark attılar. Bu ilginçliği de not düşmek istedim burada.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı