Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

CHP’den Türkiye’ye, “Fenerbahçe Cumhuriyeti”ne...

Haftaya büyük “haber bombaları”yla girdik. İç politikada ve dış politikada...

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı’na adaylığını koydu. Nam-ı diğer “Gandi Kemal” ama 20. Yüzyıl’a ve tarihe silinmez bir damga vurmuş olan Hindistan’ın kurucusu Mahatma Gandi ile tipinden öteye –o da zorlama bir benzetme- pek benzeyen tarafı yok gibi. Ama “Aslan Sosyal Demokratlar”ın bir bölümünün ve daha doğrusu Deniz Baykal’ı siyaset sahnesinden silmek isteyenlerin, Tayyip Erdoğan ile başa çıkmasını umdukları post-Deniz Baykal CHP liderinin onun olmasını istedikleri anlaşılıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na adaylığını açıklamasından sonra, örgütün iplerini elinde tuttuğuna inanılan,”politbüro”nun güçlü ismi Önder Sav da onun genel başkan adaylığını destekledi ama CHP MYK’sı Deniz Baykal’a “geri dön” çağrısı yaptı.

Pazar günü CHP’nin en etkili isimlerinden ve Deniz Baykal’ın geri dönmesini isteyenlerden biri, bana, “Başbakan’ın Deniz Baykal’ın geri dönmesinden çok korktuğunu öğrendik. Bu, bizim tabanda Baykal’ın ismi etrafında kenetlenmek için çok olumlu bir etki yaratır” demişti.

Tayyip Erdoğan’ın Baykal’ın geri dönüşünden gerçekten korkup korkmadığını bilmiyorum ama Başbakan’ın son günlerde Baykal’a ilişkin “söylemi”ne bakılırsa, kolay kolay kurtulamayacağı “handikapı” ile Baykal genel başkanlığındaki bir CHP’nin Ak Parti ve lideri için “ideal rakip” olacağını sanıyorum.

Her ne olursa olsun, dünden başlayarak CHP’nin Kurultay öncesi ve sonrasında “çalkantılı” bir biçimde yol açacağı konusunda pek az kuşku olmalı.

CHP’nin “Deniz Baykal travması”ndan doğrulabilmesi de kuşkulu.

***           ***          ***

Dış politika açısından ise, dünya siyaseti ve uluslararası dengeler açısından son derece önemli bir olay gerçekleşti. Türkiye, Brezilya ile birlikte İran’ı “uranyum takası” –üstelik Türkiye topraklarında- ikna etmişe benziyor.

BM Güvenlik Konseyi, İran’a karşı yaptırımlara hazırlanırken, Türkiye’nin başını çektiği “ters akıntı” Rusya ve Çin’i de nötralize ederek hedefine ulaşmış gibi.
Bu, başlıbaşına parlak bir dış politika başarısıdır.

Avrupalılar, gayet rahatsız. İran’ın gerçek niyetlerine ilişkin “şüpheleri”ni vurgulamaya devam ediyorlar.

Çok kısa bir önce, “Avrupalı üç büyükler, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın İran’a yaklaşımda ABD’ye oranla daha ‘katı’  olduklarını” İran’la ve diğer Batılı ülkelerle İran nükleer programı konusundaki müzakerelerin bizzat içinde olan bir isimden dinlemiştim.

Gelinen noktada, Avrupalıların “huysuzluğu” bu bakımdan pek şaşırtıcı değil.

Bu niçin böyle?

Türkiye ile Brezilya’nın şu anda dünyanın en önemli “gündem maddesi”ne ilişkin olarak öne çıkmaları ve üstelik başarı sağlamaları, “uluslararası ilişkiler mimarisi”nde “tektonik” bir değişikliğe işaret ediyor da onun için.

Orta büyüklükte güçler, bunların arasında parlayan Türkiye ile Brezilya, “tek süperdevletli” ve süperdevlet aday adayı olarak Çin ve Hindistan’ın temayüz ettiği
yeni “uluslararası mimari”de kendileri “orta büyüklükteki güçler” konumuna düşen Avrupalıları rahatsız ediyorlar.

Bu “olgu”nun dışavurumuna bir örnek, Avrupalıların, Türkiye ile Brezilya inisyatifinde gerçekleşen İran ile anlaşma. Batı’nın Avrupa ayağı, “travma” yaşıyor.

Ayrıntıları yarın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan dinleyeceğiz.

***             ***           ***

Türkiye’nin yakın ve orta vadesini belirleyecek çapta iç ve dış politikada cereyan eden gelişmelerin tümünü gölgede bırakacak olan bir başka gelişme ise Fenerbahçe futbol takımının avuçlarının içine gelen 2009-2010 futbol sezonu şampiyonluğunu Bursaspor’a kaptırması oldu.

Bursaspor’un şampiyon unvanı, Türkiye futbol tarihinde bir “devrim”, “Anadolu devrimi” sayılıyor. Öyle de.

Şampiyonluğu Bursa’ya kaptıran Fenerbahçe’den başka hangi takım olsa,  bunun “toplumsal travma”sı Pazar gecesi yaşanan ve milyonlarca insanın günlük yaşamını “cenaze evi”ne çeviren cinsten olamazdı.

Çünkü, Fenerbahçe, adı üzerinde “Fenerbahçe Cumhuriyeti”.

Bunu Fenerbahçeli olmayanların anlaması çok zor. “Fenerbahçe Cumhuriyeti” mensubiyeti, “empati” ile anlaşılabilecek bir şey değil.

1950 yılında Brezilya, kendi sahasında oynanan tek Dünya Kupası’nın finalini, mutlak favori olduğu Uruguay karşısında kaybetmişti. Maracana Stadı’nda bugüne dek kırılamayan maç izleme rekorunu sağlayan 210 bin kişi ve onlarla birlikte nüfusu 100 milyon dolayındaki Brezilya ulusu kahrolmuştu.

O gün hiç unutulmadı. 1999 yılında Maracana stadının boş tribünlerinde, bir Brezilya’lı yarım yüzyıl önceki olayı kaleleri göstererek bana anlatıyordu.

1954 Dünya Kupası finalinin galibi ise, o dönemin yenilmez armadası Macaristan’ı 2-0 mağlubiyetten gelerek 3-2 yenen B.Almanya olmuştu. Oysa, grup maçlarında aynı Macaristan Almanya’yı 8-3 gibi bir skorla ezmişti.

1950 travmasından, büyük bir futbol ulusu olarak Brezilya, küllerinden doğdu. 1954’ün Macaristan bir kez daha futbol ufkunda parlayamadı. Macar halkı için müthiş bir travmaydı. Almanya ise, büyük bir ulus ve çok önemli bir futbol takımı olarak tarihte yerini bir kez daha aldı.

Fenerbahçe, Trabzonspor’a yenilmeden, ama yenemeden puan kaybederek şampiyonluğu kaptırdı. 14 gol pozisyonuna girerek, 17’si kaleyi tutan, ikisi direklerde patlayan 37 şut atarak rekor kırdığı bir maçtan sonra üstelik.

16 Mayıs 2010 gecesi her Fenerbahçelinin belleğinde kalacak. Travmanın şiddeti hep hatırlanacak. Ama belki de “Fenerbahçe Cumhuriyeti”nin temelleri bir kez daha ve daha sağlam biçimde atılacak.

Bir kenara yazın: “Fenerbahçe Cumhuriyeti” ilelebed payidar kalacak...

X