Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Cemevi ibadethane sayılmaz

    Fatih ÇEKİRGE
    21.12.2009 - 02:02 | Son Güncelleme: 21.12.2009 - 02:02

    ANKARA’’daki Alevi Çalıştayı’nda Arif Sağ söz isteyip ayağa kalıyor.

    Elinde İstanbul Valiliği’ne ait bir yazı. Okumaya başlıyor:

    “Şimdi bize bir belge açıklayacağım. İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı, Büyükşehir Belediye Meclisi’nin cemevleriyle ilgili bir sorusuna bakın nasıl cevap veriyor:

    Cemevlerinin ibadethane sıfatıyla açılması dinen mümkün görülmemektedir. Ancak kültürel bir kurum olarak açılıp açılmayacağı ilgililerin takdirine kalmıştır.”

    Belgeyi okuduktan sonra Sağ ekliyor:

    “Bu zihniyet değişmediği sürece açılım olur mu? İstanbul müftüsü böyle düşündüğü sürece...”

    Arif Sağ’ın açıkladığı bu belge Türkiye’nin nasıl bir zenginlik içinde olduğunu, ama o zenginliği yıllarca “devlet eliyle nasıl fakirleştirdiğini” göstermesi açısından çok önemli...

    İstanbul gibi, “dinler ve hoşgörü” kentinin, bir tarih başkentinin müftüsü böylesine bir keskinlik içinde olursa...

    Üstelik karar da “dinen” veriliyor...

    Yani bir “fetva”...

    Bu yazı belediyeye gönderildiğinden beri tartışma donmuş.

    İşte şimdi o buzlar çözülmeye çalışılıyor...

    Yer Ankara...

    Devlet Bakanı Faruk Çelik Alevi Çalıştayı’nı toplamış.

    Eski yeni milletvekilleri çağrılmış. Kültür bakanları. Ercan Karakaş, Fikri Sağlar, Namık Kemal Zeybek gibi isimler. Her siyasi anlayıştan parlamenterler. Herkes görüşünü söylüyor. Öneriler yapıyor.

    Bakan Çelik konuşmaları dikkatle not alıyor.

    Toplantıdan sonra Faruk Çelik’le konuştum. Bakan umutlu:

    “Ocak ayında 1 hafta süren bir çalıştay daha yapacağız. Ve umuyorum çok iyi bir yol alacağız.”

    Yalnız bakan değil, Ercan Karakaş, Arif Sağ gibi isimler de bu çalıştaydan umutlu...

    Türkiye’nin İstanbul Müftüsü’nün zihniyetinden kurtulacağını umuyorlar... En azından bu çalıştayın bir başlangıç olacağını söylüyorlar.

    YIKIN O MADIMAK OTELİ’Nİ, YERİNE 37 GÜL AĞACI DİKİN

    Tartışmalar sırasında çok ilginç bir öneri daha geliyor.

    Yine Sağ çıkıp diyor ki;

    “Orayı müze yapsanız içine ne koyacaksınız. Yananların kemiklerini mi? Bırakın müzeyi, kötü hatıraları. Yıkın o oteli. Yerine 37 tane gül ağacı dikin yeter...”

    Bu öneri kabul görüyor. Sanıyorum hükümetin bu konuda bir girişimi olacak.

    Çalıştayın genel yapısına gelince;

    Kim ne derse desin bu açılımlar, bu çalıştaylar bugüne kadar yapılmamış girişimlerdir.

    Yalnızca bu nedenle bile önemsemek gerekiyor. Bu yüzden doğru buluyorum.

    Yıllarca “Kürt yoktur, kart kurt sesi vardır” diyen, “Alevi vatandaşlarımızın inançlarını görmeyen”, Ermeni ve Rum vatandaşlardan memur yapmayan bir devlet geleneğinin kırıldığı toplantılardır bunlar.

    “Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” sözünü, ABD’de komünist avı yapıldığı yıllardan ithal edip, Mustafa Kemal gibi bir devrimcinin Atasözü diye yutturan devlet anlayışının kırılmasıdır.

    Umarım o yüz kızartıcı otel yıkılır, yerine 37 tane gül ağacı dikilir.

    Ve o güllerden bir demet de İstanbul Müftüsü’ne gönderilir.

     

    İKİNCİ YAZI:

     

    AB sürecinin garantisi Sayın Başbakan’dır

     

    2009 bitti. Türkiye’nin en büyük hedefi AB üyeliği...

    Peki o yolda neler yapıldı? Neler eksik kaldı? Ve tabii üzerinde çok tartışılan şu soru:

    “Türkiye yüzünü Doğu’ya mı döndü?”

    Devlet Bakanı Egemen Bağış’la açık açık konuştuk. Üç soru sordum...

    İLK SORU

    * Türkiye yüzünü Doğu’ya mı döndü? AB adaylığımız konusunda kuşkular mı var?

    - Açıkça söylüyorum. Böyle bir şey olamaz. Bakın bizim AB hedefimizin, o yolda yürüyüşümüzün en büyük garantisi Sayın Başbakan’dır. Kararlılığımız önce oradan gelmektedir.

    İKİNCİ SORU

    * Bugün AB sürecinde önümüzdeki en büyük mesele nedir?

    - Zamanlama nedeniyle en büyük mesele Kıbrıs meselesidir. Nisan ayında Sayın Mehmet Ali Talat’ın görev süresi dolmaktadır. Eğer bir çözüm noktasına gelinmezse, anketlere göre Sayın Talat’ın yeniden seçilmesi riskli görünüyor. Yerine seçilecek kişinin ne kadar çözüm isteyeceğini bilemeyiz.

    ÜÇÜNCÜ SORU

    * Neler yapılamadı. 2010’a neler kaldı?

    - Türkiye’ye yakışır çağdaş bir anayasa yapamadık. Bağımsız özerk bir kamu denetçisi kurumu oluşturamadık (ombudsman). İnsan hakları kurulu kuramadık. Türk Ticaret Kanunu, Borçlar Konunu, Sendika Yasası’nı geçiremedik...

    Egemen Bağış’la uzun bir konuşma yaptık. Benim çıkardığım sonuç şu:

    - Başbakan Erdoğan, 2010’da AB sürecinde ciddi yol almak için sürecin ivmesini artıracak. Ermeni açılımı, Kürt açılımı, Alevi çalıştayı ve Kıbrıs meselesinde çözüm arayışı, Türkiye’nin AB yolundaki hızını artıracak 4 temel stratejik açılım olarak seçilmiş. Bu nedenle Başbakan bu 4 konuyu çok önemsiyor.  

    Evet bütün bunlar sancılı konular. Yıllarca cumhuriyet hükümetlerinin, “halı altına süpürdüğü” hassas konular. 12 Eylül’ün bastırıp, hapishanelere, idam sehpalarına mühürlediği konular.

    Halı kaldırılınca, hatta çırpılınca elbette 70 yıllık bir toz kalkıyor.

     

    ÜÇÜNCÜ YAZI:

     

    Yılın internet sitesi: Hurriyet.com.tr

     

    REKLAMCILAR Derneği 25’inci yılında iletişim ödülleri dağıttı. Yılın en başarılı isimlerini seçti.

    Aydın Doğan bir duayen yayıncı olarak ödülünü aldı. Anlamlıydı. Hürriyet Gazetesi yılın gazetesi seçildi. Zaten bana göre Hürriyet rakipsizdi...

    Ama asıl rekabet, yeni çağın, “dijital yayın dünyası”ndaydı...

    Genç, kıpır kıpır internet siteleri. Her gün her saniye, son dakika, en son dakika, sıcak haberler, olaylar 24 saatlik bir yarış. Ve tabii internet dünyası haberden ibaret değil, inanılmaz bir “arka plan operasyonu”... Yazılımlar, yepyeni projeler, interaktif bir dünya. Okura sunulan sınırsız bir dünya. Şimdi bir de WEB TV...

    Yani televizyonda kaçırdığınız olayların görüntüsü.

    Reklamcılar Derneği’nin adayları arasında Google gibi dünya çapında dev markalar da vardı... Hürriyet.com.tr işte böyle bir rekabetin arasından süzülüp yılın internet sitesi seçildi... Rekabet olunca başarı daha güzel, daha anlamlı oluyor... Ama yine de yaptığınız eleştirileri, yorumları unutmuyoruz. Siz lütfen eleştirmeye devam edin. O eleştirileri, vicdani bir manifestonun en değerli maddeleri olarak gözlüyoruz.

     

    DÖRDÜNCÜ YAZI:

     

    Meclis’te grup kurdu tartışması

     

    AHMET Türk, “Sayın Öcalan istedi. Biz de Meclis’e geri döndük” diye açıklayınca şu keskin yorumu yaptım:

    “Öcalan Meclis’te grup kurdu.”

    Öyle ya;

    “O milletvekilleri Diyarbakır’da istifa kararı almışlardı. Öcalan istedi diye Meclis’te grup kurduklarına göre...”

    Bu yorumu hürriyet.com.tr’den yayınladık. İnanılmaz bir ilgi gördü.

    Kısa bir süre içinde 350 bin kişi bu yazıyı okudu.

    Binlerce yorum yapıldı.

    Bu yorumları tek tek okudum. Konya’dan, Boston’dan, Hakkari’den, Tokyo’dan yorumlar.

    Ciddi bir tartışma ortaya çıktı:

    Bir kesim şöyle diyordu:

    “İşte sonunda olan oldu. Açılım maçılım derken, yüz buldular Öcalan denilen teröristi resmen Meclis’te grup kurduracak hale getirdiler. Ben MHP’nin, CHP’nin yerinde olsam o Meclis’e gitmem.

    Bir başka kesim şu görüşteydi:

    “Bu açılım çok önemli. Açılımı sabote etmek isteyenler Türkiye’yi bölmek istiyorlar, kan istiyorlar. Bu gerilim sonunda dökülen kanı artırıyor. Amaç silahın bırakılması değil mi? Neden kan üzerinden vatanseverlik yapılıyor. Vatanı sevmek insanı sevmek demektir. Tahrik etmeyelim.”

    Tabii buraya çok sert, keskin, hatta hakarete varan yorumları almıyorum. Çünkü inanın hakaret azınlıkta kalıyor.

    İşte beni sevindiren de bu...

    Tamam Türkiye bir tartışmanın içinde. Bir gerilim var. Kürt açılımı bu tartışmayı tetiklemiş olabilir. Ama keskinlikler azınlıkta. Hakaret azınlıkta. Dolapdere’de silah çeken azınlıkta... Çünkü bütün bu gerilime rağmen halk “makul bir tartışma zemini” arıyor.

    Bu yüzden ben umutluyum.

     

    BEŞİNCİ YAZI:

     

    Marina’nın istiklali hepimizin istikbali

    Rum asıllı Marina Sözde...

    Benim sevgili kızım Marina ÖZDE.

    Sen bu toprakların, bu halkın öz çocuğusun...

    İstiklal Marşımızın sözlerini, içimize gözyaşı olarak akıtan o sevgi seninle büyüsün.

    Serpilip gelişsin...

    Ve böylece o marşın ruhunu unutmuş olanlara;

    İstiklal ve istikbal nedir?

    Hem Türkçe hem Rumca hatırlatırsın...

    NOT: Marina’nın İstiklal Marşı’nı nasıl okuduğunu Hürriyet WEB TV’den izleyebilirsiniz.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı