"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

CEHALETİN ZAFERİ DÖNEMİNİ YAŞIYORUZ

O, her zaman hoş. Her zaman bir klası var. Zülfü Livaneli’nden söz ediyorum. Ve her zaman üretken. Onun bu ‘Tek elinde 10 marifet’ hali beni şaşırtıyor. İnsanlar yerinde sayıyor, o bir roman daha yazıyor. Hep, ama hep üretiyor. Tembelliğimizi yüzümüze vuruyor.

Bir hayatın içine, dört hayat sokuyor. Böyle insanların, dünyaya ‘görevli’ olarak geldiğini düşünüyorum, üretmekle görevli. Yeni kitabı, ‘Serenad’ için buluşuyoruz.
Meğer bir önceki romanı, ‘Mutluluk’un ilk röportajını da ben yapmışım. Ben unutmuşum, söyleşiyi değil tabii, kaçıncı röportaj olduğunu. Livaneli birden, “Sen bana uğurlu geldin. Kitap 29 dile çevrildi, filmi dünyayı dolaştı. Umarım ‘Serenad’ da öyle olur” deyince fena oluyorum. Sorumluluk yükleniyor omuzlarıma.
Oysa, ben size ‘Senerad’ı kuşlar gibi bir kitap olarak anlatmak istiyorum.
Güzel bir şey okumak istiyorsanız, budur. Sıkı bir hikâye, tempolu. Alıyor sizi götürüyor. Zamanı unutturuyor. Gazetelerde okuduklarınızı da, etrafta yaşanan bütün aptallıkları da.  Ben sevdim, çok sevdim.
Koparttığı için bu dünyadan. Peşinden sürüklediği için. Heyecanlandırdığı için...
Yazara, birkaç sayfa okuyup kitabını kenara atabilecekken, anlattığı hikâyeyle beni kendine bağladığı ve yine sadık okuru kıldığı için teşekkürü borç bilirim. Seyahate filan gidiyorsanız önümüzdeki günlerde, ‘Serenad’ı yanınıza alın, seveceksiniz.
Ama sorumluluk filan almam ona göre!

/images/100/0x0/55ea1995f018fbb8f86b3bd2


‘Serenad’da hem tarihi gerçekler, bilgiler, hem de insanın boğazını düğümleyen bir aşk hikayesi var. Bir aşk hikayesini, siyasi görüşlerinize mi alet ettiniz, yoksa siyasi düşüncelerinizi aşk hikayesine mi?
- Siyaset değişir ama aşk kalıcıdır. Birçok siyasetçinin hırçınlığı da, hayatlarında aşkın eksik oluşundan gelir. Bu açığı, iktidarla kapatmaya çalışırlar ama dünya imparatorluğu bile aşkın yanında pek zavallı kalır. Gerçi, insanlar, roman okumanın zevkine vararak varsınlar diye bir anlattım bu hikayeyi. Mesaj kaygım yoktu. Ama şöyle bir cümle çıkarılabilir: “Masum iktidar yoktur...”

Romanınızda katmanlar var. Geçmişte bu ülkede yaşanan kötü olaylar, Mavi Alay gerçeği, Nazi Almanyası’ndan kaçıp Einstein’ın mektubu üzerine Türkiye’de ücretsiz ders veren Yahudi ya da Nazi karşıtı profesörlerin ülkemizde kurdukları muazzam kuvvetli akademik ortam, Atatürk’ün müdahalesi, Karadeniz’de batırılan Struma gemisinin gerçek hikâyesi. Ve o şartlarda yaşanmış acıklı bir aşk hikâyesi...
- Romanda katmanların olması hoş bir şey. Can verdiğiniz karakterlerin yaşadığı dönemler, onları çevreleyen dünya, acılar, sevinçler, aşklar, yani insana ait her şey... Ama önemli olan roman kahramanlarının insani duyguları. Bugün Hamlet bizi ilgilendiriyor ama eski Danimarka sarayı değil. Romeo ve Jülyet ölümsüz ama o dönemdeki Verona’yı hiç merak etmiyoruz. Don Kişot yazıldığı zaman İspanya kralı kimdi? Bunun hiç önemi yok. Önemli olan kral değil, Don Kişot ve Dulcinea...

Peki kadın kahramanın ağzından roman yazmak sizi zorladı mı?
- Hayır. Kolay bile geldiğini söyleyebilirim.

KADINSI BİR İNSANIM

Kadınların yaşadıkları ve hissettikleri şeyler konusunda empati yapabiliyorsunuz yani...
- Galiba. Tipik bir Türk erkeği değilim. Maçtan hoşlanmam, tavla, bilardo, kâğıt oyunu bilmem, hayatımda bir kere bile kahveye gitmedim. Tek sevdiğim oyun, langırt. Gerard Depardieu ile yapılan bir söyleşi okumuştum. Bir erkekte en değer verdiği özellik sorulduğunda, “Kadınsılık” diyordu. Cinselliği ya da feminen olmayı kastetmiyordu. Bir erkek olarak, kadın bakış açısını, kadın ruhunu anlayabilmeyi, dünyaya öyle bakabilmeyi, önemli bir değer ölçüsü sayıyordu. Çok haklı. Ben de bu anlamıyla kadınsıyım. Hem kadın gibi hissedemeyen romancı olur mu? İnsanlığın, yarısını yazamaz o zaman. Romancılık zaten empati yapabilme sanatı değil mi?

Sizce dünyada kadınları en iyi anlatan yazar kim?
- Tolstoy. Anna Karenina’nın yasak aşkını başka kim böyle anlatabilirdi? Flaubert’in ‘Madame Bovary’sinden bile daha derin. Ama hele, bir genç kız ağzından yazdığı kısa romanlar var ki, enfes. O ak sakallı yaşlı kont, “Ben” diyerek bir genç kızın, bir adama âşık olmasını, evlenmesini, kocasının özelliklerini ve hayal kırıklıklarını anlatıyor. Yazarken kadın oluyor! Müthiş!

Kadınlar, sizce bu ülkede kendilerini ifade edebiliyorlar mı?
- Türkiye, kadın meselesinde çok sorunlu bir ülke ve ne yazık ki bu sorunlar çözüleceğine, daha da artıyor. Kendini ifade edebilen kadınlar var ama o sessiz kadın çoğunluğu yok mu? Yürek burkan bir hayat sürüyor.

Kadınlar tecavüze uğruyor, adamlar ceza almadan bir de alacaklı çıkıyor. Kadınlar öldürülüyor, ‘münferit olay’ deniliyor. Dayak-mayak artık hafif kalmaya başladı. Sanki giderek de vakalar çoğalıyor. Sonu nereye varacak? Çözümsüz mü yoksa?
- Biliyorsun, ‘Mutluluk’ romanında bu konuyla çok uğraşmıştım. Yazık ki, kadına uygulanan şiddet çok vahşi boyutlara geldi. İsyan ediyor insan. Töre cinayetleri, çocuklara toplu tecavüzler, koca şiddeti... İnan bana, yüreğim daralıyor ama sanki görünürde bir çözüm yok gibi. Türkiye’ye egemen olan ‘cehaletin zaferi’ döneminin bir göstergesi bu. Çünkü şiddetle cehalet arasında sıkı bir bağlantı var.

Yaşadığımız dönem bu mu: Cehaletin zaferi dönemi...
- Aynen! Yalnız zafer değil, bir öç alma dönemi bu. Zevkleri, kafası, yaşam kültürü gelişmiş olanlar aşağılanıyor. Çoğunluk diktası, hayatlarımızı tehdit etmeye başladı. Neredeyse temiz giyinmek, düzgün konuşmak, kibar olmak bile bir aşağılama sebebi…

Ülkenin geleceğinden beklentiniz nedir?
- Kutuplaşma artık saklanamaz hale geldi. Sanki Türkiye içinde üç ayrı ülke var. Bir yabancıyı önce İzmir’e, sonra Konya’ya, daha sonra da Diyarbakır’a götürseniz, aynı ülkenin şehirlerini gezdiğini anlamaz. Ayrı ülkeler zanneder. Ama bir şekilde uzlaşma sağlanacak. Bunu sağlamaya mecburuz. Bir arada yaşama kültürü geliştireceğiz. Bunu da askeri darbelerden ve şiddetten kurtularak başaracağız. Birbirimize  alışacağız. Bugün Batı, Türkiye’yi İslam  âlemine, deyim yerindeyse bir örnek yönetim gibi sunuyor. Arap televizyonlarında gösterilen Türk dizileri, İstanbul tarzı hayata bir özlemi yaratıyor. Bütün kusurlarımıza rağmen, tek demokratik İslam ülkesi olarak görülüyoruz. Demek ki laik Cumhuriyet başarılı oldu. Model tuttu. AKP de başarısını buna borçlu. Bir parti gider başka parti gelir ama Türkiye, demokrasisini geliştirdiği sürece daha da parlar.


MÜZİKTE 40’INCI YILIM
‘Serenad’dan sonra sizden ne bekleyeceğiz? Yeni bir  film mi, kitap mı, konser mi... Nedir?
- Yeni bir kitap var kafamda, bir de konserler tabii. Bu yıl benim müzikte 40. yılım. Bizde ve dünyada birçok kutlama konseri düzenleniyor. İstanbul’da IKSV ile, İş Bankası’yla bir şeyler yapacağız. 19 Haziran’da New York Central Park’ta Summer Stage’de konser vereceğim. Prag’da ilginç bir dinleti var. Almanlar otobiyografimi yayınladı, 21 Mart’ta Alman Dışişleri Bakanı bir partiyle sunacak.   

“Niye resim yapamıyorum?” diye hayıflanıyor musunuz?
-  Yok, yok sakın. Çizgi bile çizemem.

Üç yaratıcı yanınızdan birini feda etmek zorunda kalsaydınız hangisini ederdiniz?
- Şu sırada sadece romana sarılırdım. Çünkü kırk yıldır içimin şarkısını paylaştım ama daha anlatacağım çok hikâye var.


BU ÜLKE BENİ SERTLİĞİYLE YORUYOR...DÜŞMANLIĞIYLA, KADINA KARŞI ŞİDDETİYLE, SİYASİ HAYATIYLA

Şu an hayatınızın hangi dönemindesiniz?
- Kendimle ve dünyayla en çok dalga geçebildiğim döneme girdim. Samuel Beckett’in dediği gibi, gençlik kıvranmalarımdan kurtuldum. Hırsın h’si kalmadı! /images/100/0x0/55ea1995f018fbb8f86b3bd4

Bu ülke sizi ne kadar yoruyor? En çok nesiyle?
- Ooof of! Her şeyiyle yoruyor. Sertliğiyle, düşmanlığıyla, kadına karşı şiddetiyle, siyasi hayatıyla...

Recep Tayyip Erdoğan deyince aklınıza ne geliyor?
- Türkiye’de tarihinde rol oynayan bir siyasetçi. Keşke biraz daha empati yapabilse, keşke eski tepkilerinden kurtulabilse, keşke bütün Türkiye’yi kucaklayabilse.

Kendinizi en çok ne zaman yalnız hissediyorsunuz?
- Hiçbir siyasi kutbun militanı olmadığım için, kutuplaşmış Türkiye’de, şu an kendimi çok yalnız hissediyorum. Çünkü hep acaba’lar ve ama’lar var kafamda.

Genç bir kadın, sizi baştan çıkarabilir mi?
- Valla, hayat hakkında kesin konuşulamaz. İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değil!

Nasıl bir eşsiniz?
- Zor, çok zor...

Karınızın nesini kimselere tercih etmezsiniz?
- Dürüstlüğünü ve fedakârlığını.

Ona sorsak, sizin en çekilmez özelliğiniz olarak neyi söyler?
- Oooo, neler söylemez ki! Sık sık karar değiştirmek. Bir an öyle, bir an böyle olmak. İkizler burcuyum, ani kararlarımla, insanı fevkalade şaşırtırım. Kendim bile şaşırırım. Bazen çok depresif olurum. Aniden vejetaryen olup, et yemeyi kendime yasaklarım! Saplantılarım vardır yani, burada keseyim istersen. İtiraf saati gibi olacak.

İçki içince çeneniz düşer mi?
- İçki beni çok neşelendirir, hep gülerim ve evet... Çenem düşer. Ama hep komik hikâyeler anlatırım.

Kızınızla en çok yapmaktan hoşlandığınız şey nedir?
- Şaka ve taklit yaparak onu güldürmek, sinema ve seyahat...

En son nereye seyahate gittiniz ve etkilendiniz?
- Son olarak Çin’deydim. Kitabım çevrildiği için Şanghay ve Pekin’de kampanyalar yapıldı. Çok etkileyici bir kültür. Tatil olarak ise Maldivler harika...

En yakın arkadaşınızın kim?
- Yaşar Kemal.

Yaşlandığınızı fark ettiniz mi?
- Henüz değil! Grubumuzdaki müzisyen arkadaşlarım, enerjimin arttığını söylüyorlar. Umarım kibarlık olsun diye değildir. Ama doğru galiba. Turnelerde hiç yorulmuyorum. 2009’da büyük bir ameliyat geçirdim, vücudumdaki iltihaplardan kurtuldum. Ondan beri enerjim ve gücüm arttı.

Ölüm ne sıklıkta aklınızdan geçer? Geçer mi?
- Geçmez olur mu? Ama son zamanlarda ölümü uyku gibi algılamaya başladım. Nietzsche, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum!” diyor ya. Öldüğüm zaman onun bilincinde olmayacağım ki. Yeter ki, bir idam mahkûmu gibi beklenen, süründüren, acı çektiren bir ölüm olmasın. Aniden gelsin. Atatürk, “Ölümden korkmak ahmaklıktır” diyor, haklı.

İstanbul’da ve New York’ta gitmekten en çok hoşlandığınız lokanta?
- İstanbul’da Rigel ve Eftelya, New York’ta Ahmet Ertegün’ün tanıttığı Elaine’s...

Bu aralar ne dinliyorsunuz?
- Yazdığım dönemlerde hiç müzik dinleyemem. Romandaki Maya’nın durumu gibi. Çünkü sinirlerim üzerinde çok güçlü etkiler yaratıyor. Arka planda müzik çalınan bir yerde konuşamam bile. Aklım ona takılır!

iPod’unuzun beş vazgeçilmez parçası...
- Hemen sayayım: Yo-Yo Ma’dan Bach viyolonsel süiti, Buena Vista Social Club, Beyonce, Debussy 12 prelüd, Jacques Brel.  

Komidininizin üzerinde ne durur?
- Kitaplar, uyku ilacım, sürahi, bir de son zamanlarda uykuda diş gıcırdatmalarıma karşı doktorumun yaptığı ve ağzıma taktığım bir plastik.

Son olarak, horluyor musunuz?
- Burnum tıkalı değilse, değil. Hatta, nefes alıp almadığım bile belli olmazmış. Bırak diyorum kendime, hayat bütün fırtınalarıyla seni savursun...
Dolu dolu yaşa, nasılsa binlerce yıl hiçbir şey yapmadan yatacaksın...

Bırak diyorum kendime, hayat bütün fırtınalarıyla seni savursun... Dolu dolu yaşa, nasılsa binlerce yıl hiçbir şey yapmadan yatacaksın...

/images/100/0x0/55ea1995f018fbb8f86b3bd6

Sizdeki kişilik parçalanması kimsede yok! Hem yazarsınız, romanlarınız var, hem köşe yazarısınız hem de müzisyen, besteci, icracı. Şarkılarınız, türküleriniz dillerde. Yüz binlerce insan bir ağızdan söylüyor. Bir de sinemacısınız. Herkesin hatırladığı filmleriniz var. Ve eski siyasetçisiniz. Sizin olduğunuz ama bizim bilmediğimiz başka bir şey var mı!
- (Gülüyor) Keşke, birkaç hayatım olsaydı da, her birini bu konulardan birine adasaydım. Ne yazık ki yok. Tam bu yüzden içimden geleni yapıyorum ya, kimsenin ne diyeceğine aldırmayarak. Ruhsal durumuma göre, oradan oraya savrulmaktan zevk aldığım bile söylenebilir. “Bırak” diyorum kendime, “Hayat bütün fırtınalarıyla seni savursun. Dolu dolu yaşa. Nasıl olsa binlerce yıl hiç bir şey yapmadan yatacaksın”... Bir türkü bu durumu çok güzel anlatır: “Dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti”... Pencereden mümkün olduğunca çok şey görerek geçmek istiyorum.

İyi de bütün bunların sebebi ne?
- Zevk almak! Başarı, ün ya da para kazanmak değil. Zevk aldığım için yazıyorum, besteliyorum, sahneye çıkıyorum. Ama siyaset hariç. Bak, ondan hiç zevk almadım.

Peki hep aynı adam mısınız? Yoksa roman yazan adamla, şarkı söyleyen farklı mı?
- Farklı. Başka insan oluyorum. Geçtiğimiz aylarda, ‘Serenad’a kendimi o kadar kaptırmıştım ki, bu dünyada yaşamıyordum mesela. Antalya’da Concorde Otel’e kapanmıştım. Sadece yemek için odamdan çıkıyordum. Garsonların sorularını bile cevaplayamıyordum. Kimseyle konuşmuyordum, tamamen kopmuştum. Roman bitince İstanbul’da ve Ankara’da daha önce söz vermiş olduğum konserlere çıkmam gerekti. Resmen panikledim. Sanki hayatında müzik yapmamış, sahneye hiç adım atmamış, içine kapalı, utangaç bir yazar gibiydim. Bizim grup, ses provaları, kulis vesaire derken, birkaç saat içinde biraz uyum sağlayabildim. Yine de acemiliğim konser boyunca sürüp gitti, sözleri falan unuttum. Yoğunlaşma, odaklanma meselesi bu...

Kendinizin içinden çıkan bütün bu farklı parçalarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
- Çıktığım söylenemez. Ağır bedeller ödüyorum, ‘Siyah Kuğu’daki Natalie Portman gibi, uykuda kendime zarar verme huyum bile var. Filmi görünce donup kaldım. Çünkü onun sırtında kaşıyarak kanattığı yer, benimkiyle aynı. Ama bir tarafıyla da bütün bu yaptığım işlerin geri dönüşü beni hayata bağlıyor. Dinleyiciler ve okurlar hak ettiğimden fazlasını bağışlıyor bana. ‘Sevdalım Hayat’ adlı otobiyografimin sonunda şöyle bir cümle var: “Eğer sanat diye bir sığınma limanım olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim...” Bu doğru. Oradan oraya savrulmam, çabuk heyecanlanmam, insanlara güvenmem ve hayalciliğim yüzünden çok hata yaptım ama sanat beni ayakta tuttu.

Dünyayı baştan sona değiştirmek isteyen, sesi gümbür gümbür çıkan bir delikanlıydınız. Sonuç nedir: Galip misiniz, mağlup mu?
- Hümanizmi, kardeşliği ve özgürlüğü savunduğum şarkılarım, düşüncelerim büyük kitlelere ulaştı. Bu bakımdan şanslıyım, sesime kulak veren kuşaklar oldu. Kendimi yenilmiş hissettiğim anlar oluyor ama sonra bir konserde şarkılarımı söyleyen gençliği görünce, silinip gidiyor bu duygu. “Hayat boşa geçmemiş!” diyorum. Bu yaz 35 konser verdim. Ortaca’da sahneye 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu çıkıp ‘Özgürlük’ şarkısını baştan sona söyledi. İşte bu bana yetiyor.

Bu kadar çok şey yaşayıp, bu kadar çok şey gördükten sonra, “Yaşlanıyorum, güç elimden kayıp gidiyor” diye üzülüyor musunuz?
- Hayır, tam tersine. Bugün kendimi daha çok ifade etme olanaklarına sahibim. Yasaklı bir adamken, sesimi duyuramazken, bugün Youtube, Facebook falan derken, milyonlara ulaşabiliyorum.

Eskiden korktuğunuz şeylerle şimdi korktuğunuz şeyler arasında fark var mı?
- Eskiden, parasızlıktan kokardım, bugün zengin olmasam da geçim korkum kalmadı. Yılandan korkardım, hâlâ korkarım. Televizyonda bile bakamam. Ölümden çok korkardım, artık daha az korkuyorum. İftiradan korkardım, bak o değişmedi, hâlâ korkuyorum!


POLİSİYE, CASUSLUK, GERİLİM...HEPSİNİ İÇERİYOR

Polisiye, casusluk, gerilim, ‘Serenad’ bu türlerin hiçbirine girmiyor ama hepsini içeriyor. Akıcı, sürükleyici romanlar yazmayı seviyorum. Okurlardan, “Elimden bırakamadım, otobüs durağında bile okudum” mesajları alınca seviniyorum. Çünkü ben de öyle bir okuyucuyum. Kitap beni heyecanlandırmalı, sürüklemeli, sayfaları çevirtmeli. İlaç içer gibi roman okunmaz ki! Romanın sürükleyici olması, derinliğini engellemez. ‘Karamazov Kardeşler’, ‘Suç ve Ceza’, polisiye gibidir. Dickens’ı soluksuz okursunuz, Don Kişot da harika bir maceradır. Dünyanın en büyük yazarları, sürükleyicilikle derinliği birleştirmiş olanlardır...

ZEVK ALDIĞIM İÇİN YAZIYORUM
 
Hikâye, kafamda başlıyor, yıllar içinde gelişiyor, dal budak salıyor. Karakterleri iyice tanır hale geliyorum. Ancak bu aşamadan sonra yazabiliyorum. ‘Serenad’ı üç yıl düşündüm, sonra kapanıp üç ayda yazdım.

Kolay ve hızlı yazıyorum, hatta çok hızlı. Ama uzun süre düşündükten sonra oluyor bu. Seyahatte düşünüyorum, uçakta not alıyorum, yemek yerken bile, kahramanımın bir repliğine dalıyorum.
 
Çok fazla değişiklik yapmıyorum, coşkuyla yazıyorum. Bence sürükleyicilik de buna bağlı. Ikına sıkına çıkarılmış bir roman, okura da sıkıntı verir.

Yazma süreci, beni her şeyden çok mutlu ediyor. Kitabı yayınevine verince de benim için bitiyor. Kafam yeni romana yöneliyor.


Bir kız çocuğu büyümez

KİTAPTAN...

Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk âdet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi?
Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini. Son nefesini içi arzularla, heyecanlarla dolu bir kız olarak verir.
Ama değişim yaşar. Hayat o kızı sürekli değiştirir ve bu değişimlerin hiç şaşmayan bir aktörü vardır: Bir erkek. Geriye bakınca Ahmet’in bile beni olgunlaştırmış olduğunu anlıyorum, Tarık’ın etkisi daha az bile olsa onun da faydası oldu ama kişiliğimdeki en büyük değişimi yaşlı bir erkeğe borçluyum. Aramızda ne aşk, ne cinsellik, ne aynı ülkeyi, aynı dili paylaşma durumu bulunan, kısa bir süre tanıdığım bir erkek.
Şu anda başka bir Maya var. Daha huzurlu, daha sevecen, daha anlayışlı.
Son günlerde kendimi, Ahmet’i bile anlamaya çalışırken yakalıyorum. Daha doğrusu anlarken. Onun da herkes gibi sorunları vardı. Beni de seviyordu oğlunu da. Belki de bu ilişkinin kopmasında benim hırçın kişiliğimin de etkisi olmuştu.
Gerçekten hırçın olan hiç kimse bunu kabul etmez, edemez. Gerçekle yüzleşebilmesi için ancak o ruh durumundan çıkmış olması gerekir.
Eski Maya’nın güvensizliği, onu bu sert dünyaya dişlerini göstermeye itiyor, açık vermemek için sert bir kabukla çevreliyordu. Yıllar boyunca Kerem’i eleştirmiştim ama asıl bunu yapan bendim. Aşırı denetimci, hayatın her anını ve etrafındaki insanları kontrol etmeye çalışan bir genç kadın... Oysa hayat karmaşık yollardan oluşuyordu, hangisine gideceğine de her insan kendi karar veriyordu.

 

X