Seyahat Çatısı hindistancevizinden yalıtımı ikinci el jean’den
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çatısı hindistancevizinden yalıtımı ikinci el jean’den

San Francisco’daki Golden Gate Parkı’nda, 27 Eylül’de açılan çevreci müzenin 8 bin metrekarelik çatısı, hindistancevizinden üretildi. Yalıtımı ise kullanılmış jeanlerle yapıldı. Müze, çatıdaki kanallar sayesinde elektrik kullanılmadan havalandırılıyor.

ABD’de 1853’te kurulan California Bilim Akademisi, 2000’de, içinde yaşayan bir müzenin de yer alacağı yeni bir bina yaptırmak için altı mimardan fikir istedi. Mimarlardan beşi, tasarısını büyük maketlerle birlikte sunarken, 71 yaşındaki İtalyan mimar Renzo Piano, sunumunu yapmaya taslak tahtasıyla geldi.

Golden Gate Parkı’nda, 1906’daki büyük San Francisco depreminden kalma bir çatının üzerine çıktığında, Akademi’ye sunacağı tasarı beyninde bir şimşek gibi çakmıştı Piano’nun: Tepe gibi görünen ve düz bir çizginin üzerinde yükselen birkaç eğri yeşil çizgi, zemini temsil edecekti. Piano’nun tasarımı, hiç de binaya benzemiyordu, binasız bir park gibiydi. Akademi üyelerinin 10 yıldır sürdürdüğü araştırmalar sonucu oluşturmak istediği müzenin, aynı parkta yapılmasına karar verildi.

YEŞİL ÇATISINDA ÇİÇEK YETİŞİYOR

Toplam 30 bin metrekare kapalı alana inşa edilen "Yaşayan Müze"; Steinhart Akvaryumu, Morrison Planetaryumu (Gözlemevi) ve Kimball Doğa Tarihi Müzesi’nden oluşuyor. Bitki yetişmesine olanak sağlayan hindistancevizi plakaları ve lombozu andıran camlarla kaplı 8 bin metrekarelik çatı, kısa sürede yeşerdi. İnşaatta çevrecilikten asla taviz verilmedi. Yüzde 30 oranında kömür tozu içeren çimento kullanılarak, bir çok zararlı maddenin etkisi azaltıldı.

Müzede, kuşların özgürce yaşadığı temsili yağmur ormanı, evrenin simülasyonunun yapıldığı tiyatro, penguen habitatı ve dünyanın iklimsel değişimine ışık tutan bir sergi var. Mercan resifi ise 4 bin balığa ev sahipliği yapıyor. Pasifik Okyanusu’ndan çekilen deniz suyuyla dolu dev akvaryum da 38 bin tür balıkla müzenin en özel bölümlerinden.

Afrika Salonu’nda penguenlerin yüzüşünü izlerken, yaşayan çatıdan gelen kır çiçeklerinin kokusunu duyabiliyorsunuz. Yenilikler bununla da bitmiyor. Dokunmatik plazma ekranlar yardımıyla sanal bir safari yapmak mümkün. Vahşi hayvanları merak ediyorsanız, müzenin bu konuda sürekli yayın yapan ekranlarının başına gitmelisiniz. "Yeni evrim" tablosuyla ilk insanın Afrika’dan çıktığı anlatılıp, ziyaretçilere, "Hepimiz Afrikalıyız" mesajı veriliyor. Salonun hazırlıkları 1934’te başlamış. Sergilenen hayvan ve bitki simülasyonları, orijinal boyutlarda ve üç boyutlu. Salonun canlı sahipleri ise bukalemun, kaplumbağa, Malawi gölünden nesli tükenmekte olan ciklet balığı, İran bülbülü ve bir koloni Afrika pengueni. Saat 10.30 ya da 15.30’da Afrika Salonu’nda olursanız, ünlü Güney Afrika penguenlerini besleme şansını bile yakalayabilirsiniz.

MADAGASKAR VE GALAPAGOS ADALARI DA BURADA

Müzenin, içinde 2.6 metrelik balina iskeletinin sergilendiği Altered Caddesi adı verilen bölümünde, iklim değişikliği ve hayvan türlerinin bir bir yok oluşu anlatılıyor.

Müzede bir de bataklık var. Steinhart Akvaryumu’ndaki bataklık, Amerikan timsahlarını ve kaplumbağaları ağırlıyor.

Akademideki bilim adamları, laboratuvar ortamında iki sanal ada oluşturdu. Adaların Evrimi bölümünde bulunuyorlar. Ziyaretçiler, Hint Okyanusu adası Madagaskar ile üst üste binmiş lav akıntılarından oluşan Ekvator’a bağlı Galapagos Takımadaları’nın benzerlerini görebiliyor. Üstelik yapay adalarda Galapagos’un ünlü kara kaplumbağaları, ispinoz kuşları ve Madagaskar’da yaşayan hamamböcekleri bile var.

HER SAAT BAŞINDA MARS’A YOLCULUK

Müze yetkilileri, Morrisson Gözlemevi’nin evrendeki en büyük dijital gözlemevi olduğunu iddia ediyor. Gün boyunca rehberler, ziyaretçilere güneş sistemini anlatıyor. Üstelik her saat başı, üç boyutlu dijital sistemle Ay’a ve Mars’a yolculuk yapılıyor.

Çocuklara özel "Genç Kaşifler Koyu"nda ise anaokulu öğrencileri, bakıcılarıyla küçük ağaç evlere tırmanıyor, organik bahçede bakım yapıyor.

Doğabilim Merkezi’nde 210 bin kitap, 25 harita, 300 bin fotoğrafın yer aldığı bir hazine var. Burada, 20 milyon hayvan türüne ilişkin bilgi, müzedeki bitkiler, mineraller ve kültürel yapıya dair açıklamalar bulabilirsiniz.

Kuzey California sahil şeridinin benzerini oluşturmak için 100 bin galon, yani 378 bin litre su kullanılmış. Sahil şeridini yürürken deniz kokusunu içinize çekip, şanslıysanız gelgite şahit olabilirsiniz. Leopar, köpekbalığı, kayabalığı ve deniz kestanesi de burada yaşıyor. Ayrıca, müren ve yılan balıkları, dev Pasifik ahtapotları ve 1.5 kilogramlık levrek görebilir, deniz yıldızı ve yengeçe dokunabilirsiniz.

Müze yöneticisi Greg Farrington "Biz burada hayatın içindeki mükemmel uyumu gösteriyoruz ve insanın bu dengenin içinde yer alması gerektiği mesajını veriyoruz" diyor.

CENTRE POMPİDOU’NUN ALTIN MADALYALI MİMARI

2008 Amerikan Mimarlar Enstitüsü’nün altın madalyasını kazanan 71 yaşındaki İtalyan Mimar Renzo Piano, 1964’te Milano Politeknik Mimarlık Okulu’ndan mezun oldu. 1967-70 yılları arasında İngiltere ve ABD’ye yaptığı /images/100/0x0/55eb2428f018fbb8f8adeb31seyahatlerle mesleki deneyimlerini zenginleştirdi. Bu sırada Jean Prouve ile tanışması, meslek yaşamını derinden etkiledi. 1971’de Piano & Rogers ortaklığını kurarak Richard Rogers ile birlikte Paris’teki modern sanat müzesi Centre Pompidou projesini gerçekleştirdi. 1977’de "l’Atelier Piano & Rice"ı, daha sonra, Paris ve Cenova’da büroları bulunan Renzo Piano Building Workshop’ı kurdu. Burada halen 100’ü aşkın mimar, mühendis ve çeşitli dallarda uzman çalışıyor. Renzo Piano, aralarında RIBA Altın Madalyası (1989), Neutra Prize (1991), Premium Imperiale (1995), Erasmus Ödülü (1995), Pritzker Mimarlık Ödülü’nün de (1998) bulunduğu çok sayıda uluslararası ödülün sahibi.

YAPININ NEREDEYSE TAMAMI ŞEFFAF

Bina, dünya ve bilim araştırmalarının işleviyle uyumlu hale gelebilmesi için, yeşil olmak zorundaydı. Burası aynı zamanda çok olağandışı bir mekan, dünyanın en güzel parklarından birinde bulunuyor. Neredeyse hiçbir zaman böylesi bir şansa sahip olamadığımız için binanın şeffaf olması gerektiğine inandım. İçeri girenin nerede olduğu görülebilmeliydi. Normalde bir bilim müzesi tiyatro gibi şekillendirilir, böylelikle içeride sergileri barındırabilirsiniz. Tüm müzeler bir karanlıklar krallığı gibi kapalıdır, içinde hapsedilmiş hissine kapılırsınız. Fakat burada doğa ile iletişim kurulabilmeliydi. Dolayısıyla binanın neredeyse tamamını şeffaf düşündüm."


Yorumları Göster
Yorumları Gizle