"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

‘Çarkçı’ mı demiştiniz?

KONU: Kuvvetler ayrılığı...

Başbakan Erdoğan şöyle diyor:
 
“Kuvvetler ayrılığı önümüze engel oluyor.”

*

Konu: Kuvvetler ayrılığı...

Başbakan Erdoğan şöyle diyor:

“Kuvvetler ayrılığını en kuvvetli biz savunuyoruz.”

*

Konu: Dağa çıkma...

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç şöyle diyor:

Ben olsam dağa çıkardım.”

*

Konu: Dağa çıkma...

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç şöyle diyor:

“Dağa çıkmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.”

- Demek ki neymiş?

İnsan bazen tavzih etmeye muhtaç açıklamalar yapabiliyormuş.

- Demek ki neymiş?

Ben öyle demek istemedim” tarzı açıklamalar herkes için söz konusu olabiliyormuş.

- Demek ki neymiş?

İlk bakışta taban tabana zıtmış gibi görünen iki cümleyi iki gün arayla kurmak mümkün olabiliyormuş.

- Demek ki neymiş?

Olabiliyormuş böyle şeyler.

- Demek ki neymiş?

Aynısını rakibin yaptığında “Çarkçı Kemal” diye lakap takıp maytap geçmeye kalkmayacakmışsın.

Köşe yazarı olması gereken ünlüler

- AZİZ YILDIRIM: Başbakan Erdoğan’dan bile daha fazla polemiğe, Başbakan Erdoğan’dan bile daha elektriğe, Başbakan Erdoğan’dan bile daha fazla tartışmaya yol açmazsa ben bu işi bırakırım.

- GÜLBEN ERGEN: Mevlana’dan deyişlerle süslediği köşesinde “Atlas’ın dünyası”, “Duyarlıymış gibi görünmenin bin bir yolu” gibi bölümlere yer verip “aşka âşık olmak” temasından yürüyebilir.

- KADİR İNANIR: Rahmetli Ahmet Vardar abimizin boşluğunu doldurabilir. “Ülen”li atarlanmalar falan... Köşesi için münasip kaçacak bir üst başlık: “Bana artistlik yapmayın.”

- GÖNÜL YAZAR: Soyadından kazanır bir kere... Düşünsenize: Şöyle “Gönül Yazar yazıyor” türü bir sunuş...

- SEZEN CUMHUR ÖNAL: Köşesini sadece “şarkı sözleri”yle doldursa bile kurtarır... Bir gün Başbakan’a, öbür gün Cumhurbaşkanı’na, ertesi gün Fethullah Gülen Hocaefendi’ye, daha ertesi İdris Naim Şahin’e adadığı şarkı sözleri... Böylece maksadına ulaşır belki.

- BURHAN KUZU
: Köşesini başkanlık sistemine vakfeder... Şu tür bölümler olur köşesinde: “Başkanlık sistemi ile ilgili şiirler”, “Başkanlık sistemi için ikna odası” falan...

- SERDAR ORTAÇ
: Şöyle bir çıkışla işe başlar: “Zaten alfabede kaç harf var ki benden bambaşka bir yazı bekliyorsunuz?” Ardından da “Çatal fırlatmanın incelikleri”, “milliyetçi popun ilkeleri”, “Hayat beni neden yoruyossun” başlıkları altında felsefi mülahazalar karalar. Ve çok süper olur.

Şu altı kişiyi çıkar, konuşacak konu kalmaz

- BAŞBAKAN ERDOĞAN: Bazen her konuda fazla mı açıklama yapıyor diye düşündüğüm oluyor. Ama sonra hemen bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırıyorum. Çünkü şunu biliyorum: O üç gün sussa Türkiye gündemsiz, biz de konusuz kalırız.

- AZİZ YILDIRIM: Hapisten önce gündemdi... Hapiste gündemin şahı oldu... Hapisten çıktı gündemin şahbazı oldu... Onsuz konu biter, onsuz vakit geçmez.

- BÜLENT ARINÇ: Erdoğan’la tabii ki yarışamaz. Ama onun da klasmanda bir yeri var... Tabii Erdoğan’ın konuşmadığı zamanlarda konuşmalı... Yoksa arıza çıkıyor.

- İDRİS NAİM ŞAHİN: Varlığıyla konu oluyor. O yüzden 2071’e kadar içişleri bakanı olarak kalmalı...

- ACUN: Politikadan da, spordan da nefret edenler var... Onlar aç susuz mu kalsın? İşte işin tam bu noktasında Acun kardeşimiz devreye girer... “Dün akşam Acun’daki adama inanamadım” geyikleri falan...

- CÜBBELİ: Hapisten önce fenomendi... Hapse girdi yine fenomen... Hapisten çıktı yine fenomen... Bir reyting canavarı... Devreden çıktığı anda konuşulacak
renkli konular alanında hayli daralma yaşanır.

Hiç inandırıcı değilsiniz

YETKİLİLERİMİZ ODTÜ’deki protestoya tepki gösterirken şunları söylüyorlar:

Öğrenciler lastik yaktılar, cam kırdılar, saldırgan davrandılar.”

*

Yani şunu demeye getiriyorlar:

Adam gibi protestoya eyvallah... Ama kardeşim böyle protesto olmaz ki... Lastik yakarak, cam kırarak falan...”

*

Duyan da şunu sanacak:

Memleketin her köşesinde isteyen istediği gibi protesto gösterisi yapabiliyor... Lastik yakmayana, cam kırmayana, saldırgan tavır içine girmeyene zerre kadar müdahale edilmiyor... Barışçı gösterilere müdahale edilmiyor... Herkes her yerde toplanıp dilediği kadar gösteri yapabiliyor...

- Sanki burası on beş kişilik basın açıklamalarına bile biberli gazlarla, tazyikli sularla, kalkıp inen coplarla müdahale edilmeyen bir özgürlükler ülkesi...

- Sanki burası “yıllık biber gazı masrafı” giderek arttığı için “Kendi gazımızı kendimiz yapalım” kampanyasının başlatılmadığı bir ülke...

- Sanki burası Maraş’ta katledilenleri anmak isteyenlerin kent girişinde durdurulmadıkları bir ülke...

Öyle inandırıcı konuşuyorlar ki...

Yaşamasak ve sadece işitsek inanacağız.

*

Ama yaşıyoruz ve şunu biliyoruz:

Yetkililerimiz açısından protesto gösterilerinin şiddet içermesi ya da içermemesi değildir mesele...

Mesele şudur:

Yetkililerimiz protesto edilmek istemiyorlar.

İster şiddet içersin, ister barışçı olsun fark etmez, bu araba buraya park etmez” diyorlar, başka da bir şey demiyorlar aslında.

MHP Genel Merkezi’nde yaşadıklarım, gördüklerim

MHP Genel Merkezi’nde Gün Sazak Konferans Salonu’nda “Medya” üzerine bir konuşma yaptım, beni dinlemeye gelen MHP’lilerin sorularını cevapladım.
İzlenimlerimi yazıyorum:

*

- MHP’nin bir “sakin güç”ü var: Genel Başkan Yardımcısı Prof. Zuhal Topçu... “Anaç bir Asena” ile “güler yüzlü öğretmen ana” karışımı bir yerde duruyor Zuhal Hanım... Kendisini öne çıkarmıyor. Parti içi eğitime yaşamsal önem veriyor... İlk kez gittiğim MHP Genel Merkezi’nde önce Zuhal Hanım’ın odasında kısa bir mola verdik.

- Program saati geldiğinde Gün Sazak Salonu’na geçildi. Salon dopdoluydu. Kalabalık karşısında gerginleşen bir bünyem var, o yüzden hafiften tırstım...

- Bir giriş konuşması yaptım... Kısa bir konuşma... Medya tarihinden falan söz ettim... Söylediklerimin yeterince ilgi çekip çekmediğini anlayamadım.

- “Soru–Cevap” bölümüne geçilince işin şekli değişti... Ortam hareketlendi.

- Sorularda genellikle “Medya MHP’yi sevmiyor” yargısı egemendi... “Boş verin” dedim, “Bırakın sevmesin” dedim... Sonra da Erdoğan’ı örnek verdim. Dedim ki: “Bakın Erdoğan’ı da medya sevmiyordu... Ne oldu? Bu sevgisizlikten bir zafer çıkarmasını bildi.” Ardından da ekledim: “Belki siz de bu sevgisizlikten bir zafer çıkarabilirsiniz.”

- “Ben milliyetçi değilim” dedim. Kaşlar kalktı... Ama öyle agresif bir kaş kalkması değildi bu... İtiraz etmeye ön hazırlık gibi bir şey...

- Bir dinleyici bana “milliyetçilik” ile “ırkçılık” arasındaki farklar konusunda inceden bir diskur çekti... Aldım, kabul ettim.

- MHP’lilerden biri ise benim MHP’lileri küçümsediğimi, onların beyaz çorap giydiklerini yazdığımı öne sürdü... “Yapma” dedim, “Ben yazmam öyle şeyler”.
Ardından da ekledim: “Vakti zamanında bizim de beyaz çorap giymişliğimiz vardır.”

- Bir MHP’li “Kendinizi Türk ve Müslüman olarak tanımlar mısınız” diye sordu... Şöyle yanıt verdim: “Tek kelimelik tanımlar, bir insanı tanımlamaya yetmez. Müslümanım dersin ama yetmez. Nasıl bir Müslümansın? Türküm dersin ama yetmez. Nasıl bir Türksün”. İtiraz eden çıkmadı bu cevaba... En azından açıktan...

- “Kürt sorunu” ve “Ermeni sorunu” gibi netameli alanlara da girdik... Fakat ne ben çok ileri gittim, ne de dinleyiciler benim çok ileri gitmeme yol açacak sorular sordular... Karşılıklı zımni bir anlayış içinde olduk.

- Gergin bir ortam yoktu Konferans Salonu’nda... Hatta inceden neşeli bir ortam vardı bile diyebilirim. Bazen acı, bazen tatlı güldük...

- Yok, hayır... “Ülkücüler farklı düşüncelere tahammülü öğrenmişler” gibi tepeden bakıcı cümleler kurmayacağım... Ne de olsa “önyargı”, Allah’ın belası bir şeydir.
- Konferans sırasında bir kez protesto edildim. O da Kürt bir ülkücü tarafından... Kendisinin Kürt olduğunu söyleyen bir MHP’li, konferansın en sonunda “Kürt sorunu” tanımlamasını kullandığım için beni kınadığını söyledi... Gülümsedim.

X