Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Cannes bir peri masalıydı ben de Külkedisi

Masal gibi diye buna denir işte.

Gerçekten de Chivas’ın Cannes Film Festivali daveti masal gibiydi.
Hem de ne masal.
Ben kendimi Sindirella gibi hissettim mesela.
Hani evde yer silerken kendini baloda bulan prenses vardır ya, halim ona benziyordu çünkü.
Tokyo’dan dönmemle Cannes yollarına düşmemin arasından on saat bile geçmemiş, saat farkı sersemletmiş, uykusuzluk çökertmiş, perişanım.
Hacivat’ın dediği gibi ense kökümden topuklarıma her yanım zonk zonk zonkluyor ama ne gam: Biliyorum ki bu daveti kaçıramam. Kaçıramam çünkü söz konusu davet aslında bir davet değil, insana kendini özel hissetirmek için en ince ayrıntısına kadar kurgulanmış bir senaryo.
Oyun Nice Havaalanı’na indiğiniz anda başlıyor. Karşılanıyor ve kulaklıklı telsizleriyle şoförden çok korumaya benzeyen genç adamların sürdüğü koyu camlı siyah arabalarla Martinez Oteli’ne götürülüyorsunuz. Martinez Oteli, hemen yanındaki Carlton ve Cap d’Antipes’de bulunan Eden Roc ile birlikte Cannes’a gelen yıldızların kaldığı içi yıldız dışı paparazzi kaynayan üç otelden biri.
Otele varmanızla perde açılıyor: Arabadan indiğiniz anda gün boyu giriş kapısının yanında kendilerine ayrılan yerde bekleşen paparazziler bağrışmaya başlıyor.Öyle ya gelen kimbilir kim? Arabadan dünyaca ünlü bir film yıldızı inmesi beklenirken gelenin siz, yani garip bir fani olduğu anlaşıldığında bağrışlar bıçak gibi kesiliyor ve dikkatler bir sonraki arabaya çevriliyor.
Odalar hazırlanana kadar her an bir ünlüyle burun buruna gelme ihtimaliniz bulunan havuz başında, bir yandan çevredeki masaları süzüp bir yandan kim kimdir
Cannes bir peri masalıydı ben de Külkedisi
oyunu oynayarak keyif çatıyor, daha sonra da yukarıya, içinde isterseniz o gece giymek için ödünç alabileceğiniz her biri ünlü bir markanın etiketini taşıyan tuvaletler, çantalar, yüksek topuklu sandaletlerle dolu showroom’a çıkıyorsunuz. Orada isteyene makyaj ve kuaför randevuları veriliyor. Odalara çekilip biraz dinlenmek starlığın şanındandır ya biraz odanıza çekiliyorsunuz.

KIRMIZI HALIDA YÜRÜRKEN

İkinci perde, süslenip püslenip indiğiniz barda açılıyor.
Barın arkasında Chivas’ın marka elçisi olduğu söylenen ve küçük parmağındaki yüzüğe bakılırsa zadegan bir aileden gelen biri, şimdi hiç birinin adını hatırlamadığım rengarenk kokteyller hazırlıyor. Sırada, biraz sonra yarışmalı bölümde izleyeceğiniz filme birlikte gideceğiniz gazetecilerle tanışma faslı var! İtalyan Vogue’dan Paola ve Cannes gecelerini Chivas için yazan Olivier... Kartlar alınıp verilirken herkes birbirini ince elek süzüyor. Bu arada bir fotoğrafçı ha bire fotoğraflarınızı çekiyor.
İçkiler bittiğinde limuzinlere biniyor ve konvoy halinde Festival Sarayı’na götürülüyorsunuz..
Kırmızı halının önünde durduğunuzda beyaz üniformalar kuşanmış birileri kapınızı açıyor ve meşhur halıyı söylenilen yerlerde fotoğraf çektirmek için duraksayarak yavaş yavaş geçip salona giriyorsunuz.
Yerinize yerleşip kırmızı halı geçidini bu kez ekrandan izlemeye başlıyorsunuz. Geçit töreni bir süre daha sizin gibi fanilerle devam ettikten sonra sıra yıldızlara, en son olarak da o gece filmi gösterilen ekibin yürüyüşüne geliyor. Yönetmen ve oyuncular her adımda durup fotoğraf çektirirek yaptıkları yürüyüşü bitirip de salona girdiklerinde herkes ayağa kalkıp alkışlamaya başlıyor. Alkışlar sona erdiğinde ışıklar kararıyor.

PARTİLER SABAHA KADAR SÜRÜYOR

Vee film!
Işıklar yeniden yandığında soluklar tutulmuş tepkiler bekleniyor. Salon alkıştan yıkılabileceği gibi manalı bir sessizliğe de bürünebilir. Film beğeniliyor olmalı ki, salon genç başrol oyuncusunu hıçkırıklara boğan alkış tufanıyla inliyor.
Dördüncü perdede otelin iki Michelin yıldızı ile taçlanmış lokantası Palme d’or’da yenen akşam yemeği var.
Yan masalara bakınarak yenen yemek, ilerideki Haneke ile Isabelle Huppert değil mi, arkamızda oturan ve birbiri ardına kadehleri yuvarlayan Lilly Evangelista olmasın sakın, soruları eşliğinde geç saatlerde bitiyor ve gece mutlaka bir ünlünün boy gösterdiği partiyle devam ediyor.
Yavaş yavaş gün ağarırken perde kapanmaya başlıyor.
Başladı ama kapanmadı henüz.
Daha edilecek mükellef bir sabah kahvaltısı, plajda yenecek harika bir öğle yemeği ve helikopterlerle Nice havaalanına gitmek var.
Helikopter döne döne yükseliyor. Altınızda masmavi Akdeniz ve yelkenliler. Villalar, malikaneler, palmiyeler... Cannes yavaş yavaş ardınızda kalıyor.
Ne zaman ki görünmez oluyor...
İşte perde o zaman kapanıyor.
?
Kurgulanan ve yaşatılan oyun bu işte.
Öyle bir oyun ki unutmak mümkün değil.
Döndükten sonra neden bizim festivallerde de böyle tanıtımlar yapılmaz ki, diye çok düşündüm.
Sonuçta dünyanın her yerinden gelen gazeteciler aracılığıyla sesinizi bütün o ülkelerde duyuruyorsunuz.

Tavernier’den Yunan trajedisi gibi açılış filmi

Geçen yıl bahtımıza Ang Lee’nin Woodstock üzerine yaptığı film düşmüştü, bu yıl Bertrand Tavernier’nin, Madame de la Fayette’in romanından uyarladığı La Princesse de Montpensier... Fransız sinemasının bu ince eleyip sık dokuyan yönetmeni, bu kez kamerasını Reform sonrası din savaşlarıyla kan gölüne dönen 17. yüzyıl Fransa’sına çevirmiş ve saray çevresinde yaşanan çetrefil bir aşk hikayesi anlatmış.
Güzeller güzeli Princesse de Montpensier ve kendisine aşık üç erkek arasında gelişen hikaye, Yunan trajedisi gibi mutsuz bir sonla bitiyor. Ben Tavernier sinemasını severim. Bu yüzden de filmi, özellikle de dilini çok sevdim.
Başta prenses rolünü üstlenen Melanie Thierry olmak üzere filmde yer alan bütün genç oyuncular rollerinin altından başarıyla kalkmışlar. Filmin karanlık atmosferi, geçtiği çağın karanlığı ile birebir örtüşmüş. Tarihi filmlerde iyi olması elzem kostümlerle mekan düzenlemeleri olması gerektiği gibi. Ama galiba filmi bencileyin sevebilmek için Fransızca bilmek gerekiyor. Alt yazı meramı anlatsa da ruhunu veremiyor. Gösterim bittiğinde film çok alkışlandı ama seyircilerin yüzde doksanı Fransızlardı. İlk gösterimi başka bir ülkede yapılsa bilmem bu kadar alkışlanır mıydı?

Javier Bardem ile sabah kahvaltısı

Bu yıl Cannes’a teşrif eden ünlüler listesi aşağı yukarı şöyle:
Jüri başkanı Tim Burton ve jüri üyeleri Cannes’ı mesken tutmuş haldeler.
Ama diğerleri gelip gidiyorlar. Filmlerinin açılışına katılıyor, genellikle de bizim kaldığımız Martinez Oteli’nde konaklıyor, pek fazla ortalarda görünmeden çekip gidiyorlar. Ödüle aday olanlar ise jürinin kararını ya bir arkadaşlarının villasında ya da bir dostlarının yatında bekliyor.
Ama yollarda karşınıza çıkanlar da yok değil.
Meg Ryan, Woody Allen, Lilly Evangelista, Benicio del Toro, Michael Haneke, Isabelle Hupert ve Eva Longoria bizim şansımıza düşenlerden bazılarıydı.
Javier Bardem’i de sabah kahvaltısında göz ucuyla gördüm sanırım.
Eski festivallerin olmazsa olmazları, keşfedilmeyi bekleyen çıplak plaj dilberleri yerlerini partiden partiye koşan mankenlere bırakmış. Ortalık havalı Ferrari pilotları, iki dirhem bir çekirdek sosyetikler, şenliği kaçırmamak için Paris’ten gelen ve kim oldukları ancak o çevrede yaşayanlarca bilinen zenginler, modacı, gazeteci ve elbette sinemacı kaynıyor. Bir yandan iş görüşmeleri yapılıyor, bir yandan eğleniliyor. Hemen her gece hemen her yerde bir parti var. Şıklık diz boyu. Heyecan dorukta. Altın Palmiyeler’in yeni sahiplerinin kimler olacağı konusunda tahminin bini bir para.
Cannes bu yıl da ışıl ışıl, şıkır şıkır.
Bir festival daha bitti bitiyor.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI