Camideki adam

HASTALIĞIN, gövdemi ve düşünme melekelerimi hayatın ağır vitesteki temposuna aldığı günlerde, nedense hep o sahne gözümün önüne gelir.

‘Venedik’te Ölüm’ filminin o sahnesi...

Thomas Mann’ın beni hiç terk etmeyen kahramanı Prof. Eisenbach, Venedik’in baştan başa ölüm kokan sahilinde bir şezlong üzerinde oturmaktadır.

Başında bir fötr şapka, sırtında bir battaniye, durgun gözlerle denize bakmaktadır.

Bu, Prof. Eisenbach’ın ölümü bekleyişidir.

* * *

1970’li yıllardan beri, hasta olup evde kaldığım her gün bu sahne yeniden gözümde canlanır.

Hastalık günlerimin tek teatral dekoru budur.

Evimin bir köşesine oturur, ruhumu ağırlaşmış kalp ritmime uydurarak ileriye bakarım.

O sıradan grip, o banal nezle, bir hayat muhasebesinin kostümlü provası haline dönüşür.

Çünkü içinizde derinlerde bir ses, ‘Bir gün sen de mutlaka deniz kenarındaki o şezlonga oturacaksın’ der.

Belki de o yüzden gripten yatağa düştüğüm günler, ruhumun her yıl tekrarlanan yangın tatbikatıdır.

Acil durumlarda ruhumu kaçıracağım yangın çıkışlarını keşfe çıkarım.

Böyle günlerde sadece ruhumun derinliklerinde keşfe çıkmam.

Aynı zamanda, evde birikmiş olanlara küçük seyahatler düzenlerim.

Bu ev arkeolojisindeki kazılarda bazen eserler bulurum.

Sonra da düşünürüm.

Onlar mı beni buldu, yoksa ben mi onları.

* * *

Bu yılki keşfim, Halil Necipoğlu oldu.

Ben onu fark etmedim; ama işte ruhumun böylesine Prof. Eisenbach’a dönüştüğü bir gün o gelip beni buldu.

CD’nin üzerinde ‘Camideki Adam’ yazıyor.

Hakkında çıkan haberleri okumuştum.

İçindeki ilahilerden birinin güftesinin Fethullah Gülen’e ait olduğu yazılmıştı.

Ne yalan söyleyeyim, öyle pek üzerinde de durmamıştım.

Yanılmışım...

Koyu lacivertten turkuvaza doğru inen sakin bir kapağın altından beni hayretler içinde bırakan müthiş bir eser çıkıyor.

Halil Necipoğlu söylüyor.

* * *

1968 yılında Erzurum’da doğmuş.

İlk hafızlık derslerini babasından almış.

İmam Hatip Lisesi’nden sonra İlahiyat Fakültesi’nde ön lisans yapmış.

Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne devam etmiş.

Neyzen Kudsi Erguner’in ‘İstanbul Müezzinleri’ grubuna katılmış.

Şimdi Tophane Kılıç Ali Paşa Camii imam hatibi olarak görev yapıyormuş.

Bugüne kadar çok ilahi ve gazel dinledim.

Ama bu kadar modernini hiç dinlememiştim.

Arkasında, ud, rebab, kanun, kemençe, çello, erbane, küp, zarp, bendir, halile, kudümden oluşan çok renkli ve zengin bir enstrüman grubu var.

* * *

Cumartesi günü kar artık dinmişti.

Pırıl pırıl güneş, karın üzerindeki kristalleri milyonlarca elmasa çevirmişti.

Önümde sanki uçsuz bucaksız bir kar yakamozları tarlası uzanıyordu.

Halil Necipoğlu söylüyordu.

İlahiler, new age’e dönüşüyor, sonra ilahi müzikte hiç işitmediğim ritimler başlıyor.

Caminin silueti kayboluyor.

Artık kenar mahallede bir Amerikan kilisesindeyim ve siyahlardan oluşmuş bir gospel korosu sahneye çıkıyor.

* * *

Biliyorum müzik, şahsiyet áleminin en tek kişilik arka odasıdır.

Birinin sevdiğini, öteki sevmeyebilir.

Birinin o andaki hissiyatını, bir başkası asla anlamayabilir.

Ama müzik dediğimiz bu insani duygunun ortak iskána açılmış nadir birkaç bölgesi varsa, işte burasıdır diyorum.

Son yıllarda bu kadar etkileyici bir müzik keşfim olmamıştı.

* * *

Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin neresi olduğunu bile bilmiyorum.

Belki defalarca önünden geçtim.

İstanbul’un bu müthiş cami zenginliği içinde belki de dikkatimi hiç çekmedi.

Ama şimdi o camiyi fark etmem için çok önemli bir neden var.

Çünkü o camide, müziğin eşsiz seslerinden ve icracılarından biri yaşıyor.

O cami benim için artık küresel ilahinin kábelerinden biri.

Önünden her geçtiğimde o sedayı, şezlongdaki adamın ölümü bekleyişindeki sükûnetle dinleyeceğim...
Yazarın Tüm Yazıları