"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Camide sapık var!

OKULLARININ bir haftalık ara tatilini geçirmek için kızımla birlikte İstanbul’a gelen bir yabancı arkadaşına, ülkemizin pek bilinmeyen köşelerini de gezdirelim diye kısa bir yolculuk yaptık.

Cumartesi günü Bursa’daydık. Bursa’nın tarihi yerlerini gezdik, eski garajın oradaki Cemal Usta’da kebap yedik. Yolumuz öğle namazından bir saat kadar önce Ulu Cami’ye de düştü.

600 yıllık bu muhteşem eserin içindeki restorasyon çalışması sürüyordu. Matkap seslerinin bile bozamadığı ulvi bir atmosfer vardı camide.

Az önce Koza Han’ı gezmiş ve cami ziyareti için gerekli ipek eşarpları tedarik etmiştik.

Giysilerimiz bir ibadet yerini gezmek için uygundu. İki genç kızın üzerinde dizlerinin altında etekler ve "mus" tabir edilen kalın siyah çoraplar vardı.

Caminin içindeki levhaların güzelliği ve anlamları üzerine konuşurken yanımıza gri cüppesinin eteklerini savurarak, sarıklı, sakallı, gençten birisi geldi. Kılık-kıyafetinden camide görevli olamayacağını düşündüm, belli ki orayı kendisine yuva yapmaya çalışan bir tarikat mensubuydu bu kişi.

Fransız misafirimiz, adamın cami hakkında bilgi vermek üzere yanımıza geldiğini düşünmüş. Ama adamın niyeti bizi camiden atmakmış!

"Camiye etekle girilmez, hadi yallah dışarı" diye bağırarak yanımıza geldi.

Bu kılkuyruk tipi dövüp def etmekle, yabancı misafirimizi huzursuz etmeden oradan ayrılmak arasında tereddüt ettim önce, sonra bir ibadet yerinde olay çıkartmanın bana yakışmayacağını düşündüm, çocuklara caminin kapısını işaret ettim, çıktık.

O sırada camide iki tür insan vardı. Camiyi gezen turistler ve bir kenarda kendi halinde ibadet eden insanlar.

Dizlerinin altında etekler ve kalın çoraplar giymiş iki genç kıza bakarak aklına sapıkça fikirler gelen tek kişi, o sırada orada bulunanlar içinde "dini bütün" denmeye en çok benzeyen kişiydi.

Bursa Müftüsü ve Ulu Cami imamı bu kişiyi eminim ki kolayca bulabilirler. Sarı bir çıyana benziyordu çünkü.

Ve eminim ki bir ibadet yerinden birilerini kovma hakkının kimsede olamayacağını da ona iyice belletirler.

Psikolojik savaş değilse, cehalet

BİR süredir okuyucu mektuplarında sıkça karşılaştığım bir soruya dün Ayşe Arman’ın köşesinde de rastladım. Demek ki bu soru sadece bana gelmiyor, bu kadar çok sorulduğuna göre toplumdaki yaygın bir inanışı da yansıtıyor olmalı.

Soru şu: Neden hep fakir ailelerin çocukları şehit düşüyor? Zenginlere ayrıcalık mı yapılıyor?

Bu eğer Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine yürütülen bir psikolojik savaş yöntemi değilse, ülke gerçeklerinden habersiz olmaya işaret ediyor diye düşünüyorum. Çünkü:

1- Türkiye, nüfusunun çok önemli bölümü fakir bir ülke.

2- Türkiye’de fakirler çocuklarını okutabilecek olanaklara sahip değiller, buna karşın "zengin çocukları" okuyor ve askerlik hizmetini, yedek subay olarak daha ileri yaşlarda yapıyorlar.

Şehit askerlerin tümünün aile profillerini bilmiyorum, ama hiç kuşku yok ki böyle bir çalışma TSK’nın bir "zengin-fakir ayrımı" içinde olmadığını gösterecektir.

Dün Akşam’da Deniz Güçer, eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun üsteğmen yeğeninin, görev yaptığı Dağlıca’dan, baskından 15 gün önce başka yere atandığını yazıyordu. Aksu, yeğeninin Dağlıca’ya tayini çıktığı tarihte bakanlık koltuğundaydı ve bakan olması, yeğeninin en zor şartlara sahip bir bölgede görev yapmasını önlemedi. Böyle birçok örnek bulunabilir.

Ve bir soru daha: Şehit askerler, "zengin çocukları" olsalardı, geride bıraktıkları bebekleri perişan giysilerle değil de şık giysilerle cenazede ağlasalardı, daha mı az üzülecektiniz?

Büyük olsun hepinizin olsun

GİRİŞİMCİ bir ruha sahip, vizyon sahibi bir tek kişinin bile bir kentin, bir ülkenin yaşamında ne kadar önemli roller oynayabileceğini hafta sonundaki kısa yolculuğumuz sırasında yeniden düşünme fırsatı buldum.

Afyon
’un ilk termal oteli yapılalı herhalde bir on sene kadar oluyor, belki daha da fazladır, bilemiyorum.

Ama Oruçoğlu, şehrin neredeyse 20 kilometre dışına, bozkırın ortasına, dev bir beş yıldızlı otel yapmaya kalkıştığında çarşıda, evlerde neler konuşulduğunu da tahmin ediyorum.

Uzunca bir aradan sonra Afyon’da gördüğüm şey, bu vizyonun kentin gelişimine ne kadar olumlu katkıları olduğuydu.

Birçok yeni beş yıldızlı otel açılmış, birçok otelin inşaatı sürüyor. Afyon, Anadolu bozkırının ortasında bir turistik şehre dönüşüyor.

Las Vegas hakkında seyrettiğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar da çölün ortasında böyle bir cennetin çıkışının bir tek kişinin attığı bir ilk adımla başladığını anlatır hep.

İleride Afyon tarihini yazacak olanlar da eminim ki bu ilk girişimciye çok sayfa ayıracaklar.

Sorun şimdilik geleneksel hastalığımızın Afyon’da da nüksetmesi gibi görünüyor: Küçük olsun, benim olsun!

Afyonlu girişimciler, tek tek küçük oteller yapmaktansa, birleşip daha büyük ve turiste daha çok seçenek sunan oteller yapma fikrine geldiklerinde, Antalya gibi ikinci bir turizm merkezine sahip olabiliriz.

Çünkü dünyada hızla yayılan SPA otelciliği için Afyon sahip olduğu doğal kaynak nedeniyle iyi bir gelecek vaat ediyor ve uluslararası pazarda rekabet böyle nispeten küçük otellerin sağlayabileceği sınırlı hizmetlerle mümkün olamaz.
X