Gündem Haberleri

    Çaldıran’da savaşı biz kazandık zaferi şimdi İranlılar üstlendi

    Hürriyet Haber
    05.10.2003 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Bizim resmi şekilde kutlamayı çoktan beri unutmuş olduğumuz Çaldıran zaferimize 489 yıl sonra İranlılar sahip çıktılar ve geçen hafta, sınırlarımızın birkaç kilometre ötesindeki Urmiye şehrinde bir ‘‘Çaldıran kutlaması’’ düzenlediler.Törende yapılan konuşmalarda Şah İsmail'in Yavuz Sultan Selim karşısında 1514'ün 23 Ağustos'unda uğradığı yenilginin ‘‘İran'ın milli ve dini bütünlüğünün kuruluşunu sağladığı’’ söylendi, bu sırada savaş uçakları alçaktan uçtu ve daha sonra Şah İsmail anıtı ziyaret edildi.İRAN'da, sınırlarımızın sadece birkaç kilometre ötesindeki Urmiye şehrinde geçen hafta bir tören yapıldı. Tören aslında kutlama havasındaydı ama İranlılar bir zaferi yahut başarıyı değil, bir yenilgiyi anıyorlardı: Çaldıran'da, bundan 489 yıl önce Yavuz Sultan Selim tarafından uğratıldıkları yenilgiyi...Eylül ayının son günlerini 'Mukaddes Savunma Haftası' ilán eden İran, hafta boyunca Irak ile 1981'de başlayıp tam dokuz yıl devam eden kanlı savaşı tartıştı. 'Mukaddes Savunma Haftası' kutlamalarına bu sene 1514'te yapılan ve İran'ın yenilgisiyle sonuçlanan Çaldıran Savaşı da ilk defa dahil edildi ve bu münasebetle Urmiye'de bir program düzenlendi. Konuşmacılar Çaldıran Savaşı'nı anlatırlarken savaş uçakları alçaktan uçtular ve daha sonra Yavuz Selim'in karşısında yenilgiye uğrayan Şah İsmail'in hatırasına dikilmiş olan anıt da ziyaret edildi.Törendeki konuşmaların en önemlisini, İran'ın önde gelen Savefi dönemi tarihçilerinden Prof. İhsan İşraki yaptı. Prof. İşraki, İran'ın Çaldıran'da uğradığı yenilginin iki büyük netice verdiğini, ilk neticenin İranlılar'ın savaşta ülkelerini canla başla korumaya çalışmalarının milli bir devletin kurulmasını sağlaması, diğerinin ise yine İran'da resmi ve milli mezhep olan Şiiliğin kökleşmesi olduğunu söyledi.Burada Çaldıran öncesinin ve sonrasının detaylarına girmek istemiyorum fakat Yavuz Sultan Selim'in karşısında uğradıkları yenilgiyi kutlayan İranlılar çok önemli bir hususu görmezden gelmişlerdi: Şah İsmail İran'ın başındaydı ama Türk'tü, devleti de bir 'Fars' yahut 'Acem' değil, tam bir Türk ve Türkmen devletiydi. Anadolu'dan İran'a geçen Türkmenler bir başka Türk devleti olan Akkoyunlular'ın yerine Safevi Devleti'ni kurmuşlardı ve Şah İsmail bu devletin hükümdarıydı.Biz, bir sene önce yapılmış olan seçimin geçerli olup olmadığı yahut filáncanın cenazesinin yıkanıp namazının kılıp kılınmayacağı gibisinden son derece ciddi işlerle uğraşaduralım... Vaktiyle kazanmış olduğumuz zaferleri bile artık başkaları üstleniyorlar.Sadece İran’ın değil, Türk şiirinin de şahıydıBugün 'İran hükümdarı' diye bildiğimiz ama aslında Türkmen bir kabileden gelen Şah İsmail, Erdebil'de 1486'da doğdu. Güçlü bir Şii ailenin çocuğuydu, 16 yaşındayken Tebriz'de 'Şah' olarak taç giydi ve 'Safevi' Devleti'nin kurucusu oldu.İleriki yıllarda topraklarını daha da genişleten İsmail bir yandan Osmanlılar, bir yandan da doğudaki Özbekler ile mücadele halindeydi. Ancak Anadolu'da yaşayan ve Şii olan Türkmen bazı aşiretlerinin Safevi Devleti'ne bağlılıkları Osmanlı Devleti'nin bütünlüğü için tehlikeli bir hal almaya başlayınca, Yavuz Selim ordusuyla Şah'ın üzerine yürüdü. Çaldıran'da 1514'ün 23 Ağustos'unda yağılan savaş, Şah İsmail için tam bir feláket oldu. Sadece ordusunu değil, karısı Tác Hatun'u bile kaybetti. Esir edilen ve İstanbul'a getirilen Tác Hatun, burada bir Osmanlı bürokratıyla evlendirildi. Şah İsmail, Çaldıran'dan sonra kendisini içkiye verecek, 1524'te ölünce Erdebil'de dedelerinin yanına defnedilecekti.Hükümdarlığının yanısıra son derece güçlü bir şair olan ve Türkçe yazan Şah İsmail'in 'Hatayi' mahlasıyla kaleme aldığı şiirleri, 16. asır Türk Edebiyatı'nın en seçkin örneklerinden sayılır.İşte, Şah İsmail'in en güzel şiirlerinden biri:'Aman hey erenler mürüvvet sizden / Öksüzem, garibem, amána geldim / Bu benim hálime merhamet eylen / Ağlayu ağlayu meydána geldimŞah'ın bahçesinde men garip bülbül / Efkárım artmakta hálim pek müşkül / Koparmadım asla kokladım bir gül / Káfir oldu isem imana geldimİkilik perdesi yoktur özümde / Birliktir muradım özüm sözümde / Gece gündüz dáim Hak niyázında / Kıblegáhım şáh-ı merdána geldimGönül şáhinimi saldım havaya / Akıl sefinesin (gemisini) vermişim ziya / Yüzüm süregeldim ben hák-i páya / Server Muhammed'e, Selmána geldimMuhammed Ali'nin kullarındanam / Ál-i Abá nesli Hayderidenem / İmam-ı Cafer'in mezhebindenem / Derdimend Hatayi dermána geldim'Biz bu cenaze tartışmasının gerçek tatbikatını 1969’da görmüştükGARİP bir toplum olduk! Artık bırakın çok eskileri, yakın geçmişi bile hatırlamaz haldeyiz. Türk Diyanet Vakfı Sendikası'na bağlı imamların İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu hakkında 'cenazesini yıkamayız, namazını da kıldırmayız' demeleriyle başlayan tartışma gündemimizi işgal ediyor ama bundan 34 sene önce yaşadığımız ve o günlerin Türkiye'sini derinden etkileyen bir başka cenaze hadisesini hatırlayamıyoruz: Dr. İmran Öktem'in cenazesinde olanları...İmran Öktem, 1966 ile 1968 yılları arasında Yargıtay Başkanı idi. 1967 Eylül'ünde adli yılın açılışındaki konuşmasında Nurculuk'un tehlikelerinden bahsedip Fransız filozof Voltaire'in 'Tanrı'yı da insan yaratmıştır' şeklindeki sözünü de nakledince aşırı dinci çevrelerin bir anda hedefi haline gelmişti.Yargıtay Başkanı İmran Öktem 1 Mayıs 1969'da öldü ve iki gün sonra, 3 Mayıs'ta Ankara'daki Maltepe Camii'nde yapılan cenaze merasiminde kıyamet koptu.Günlerden cumaydı, devlet protokolü camiin avlusundaydı ve cuma namazı bitip cenaze namazına geçileceği sırada kalabalık bir grup 'Allahsızlar'ın namazı kılınmaz', 'Káfirler Moskova'ya' diye sloganlar atıp cenazeye saldırdılar. İmamın elinden mikrofonu kapan saldırganlar 'Münafıklar burada' diye bağırınca, camiin dışında bekleyen ve olup bitenlerden habersiz olan bir grup genç de 'Atatürk geliyor' sloganıyla ilk grubun üzerine yürüdü. Bir kenarda cenaze namazının kılınmasını bekleyen İsmet İnönü ezilme tehlikesi atlattı ve İnönü'yü siláhını çeken bir tuğgeneral korudu. İnönü, Maltepe Camii'nde yaşananlarla ilgili olarak daha sonra 'Olay, her manasıyla bir ölçüde 31 Mart vak'asıdır' diyecekti.Bu karışıklık içerisinde, İmran Öktem'in namazının kılınıp kılınmadığı bir türlü anlaşılamadı. Bir grup 'kılındı', bir başka grup da 'kılınmadı' derken Hıfzı Gözübüyük adında bir avukat namazı 'imamın değil, kendisinin kıldırdığını' söyledi ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ile Çankaya Emniyet Müdürlüğü'nde zabıt tutturup namazın kılındığını tescil ettirdi.Bundan sadece 34 sene önce yaşanan bu hadiseyi bile artık unutmuş olmamız toplumsal hafızamızın gittikçe zayıfladığını göstermiyor mu?Nazan Hanım hüzünlü ama onurlu şekilde veda ettiGEÇEN salı akşamı, Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda, yani Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nin bahçesinde şık bir davet vardı: Müzenin senelerden beri müdürlüğünü yapan Dr. Nazan Ölçer'in emekli olması, daha doğrusu 're'sen emekliye sevkedilmesi' münasebeyle verdiği veda partisi.Nazan Hanım, ilimle içiçe olan bir aileden geliyordu. Türkoloji'nin önde gelen hocalarından birinin, Prof. Ahmet Caferoğlu'nun kızıydı. Sanat tarihi eğitimiyle doktorasını Münih Üniversitesi'nde yapmış, asistan olarak girdiği Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nin daha sonra müdürü olmuştu.Açıkça söyleyeyim: Bugün Türkiye'nin en seçkin kültür mekánlarından olan Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Nazan Ölçer'in şahsi eseridir! Müze, 1970'li senelerde Süleymaniye'deki bir imaret binasında çatısı akan, sobayla ısıtılmaya çalışılan ve objelerin üstüste yığılı olduğu bir mekándı. Nazan Ölçer her türlü imkánı kullanarak o günlerde yine harabe halinde olan İbrahim Paşa Sarayı'nın tahsisini sağladı, binayı baştan aşağı restore ettirdi, hatta birçok eşyayı yeni binaya yanına silahlı bir muhafız alıp otomobiliyle bizzat kendisi nakletti. Zamanla Türkiye'nin en modern müzelerinden birini yarattı, çok önemli sergiler organize etti ve Avrupa Konseyi'nden 'Yılın Müzesi' ödülünün yanısıra birçok Avrupa ülkesinden de nişanlar aldı ve 'şovalye' yapıldı.Kültür Bakanlığımız ise, '61 yaş yasası'nı Türkiye'nin en başarılı müzecilerinden olan Dr. Nazan Ölçer'e de uygulamakta bir an bile duraksamadı ve Nazan Hanım geçen ay 're'sen' emekli edildi. Ama devletin 'yaşlandı, işe yaramaz' diye emekliye ayırdığı Nazan Ölçer'i özel bir müze, Sabancı Müzesi almadı, hemen kaptı. Bu emekliye sevkedilmeler önümüzdeki günlerde de devam edecek ve gidenin yerine hiç kimse konmadığı için müzelerimizde yaşanacak olan rezaletleri sizlere teker teker nakledeceğim.Türk müzeciliğine bu derece önemli hizmetlerde bulunmuş olan Nazan Hanım'ın veda partisinde Kültür Bakanlığı'nın üst düzeyinden birilerini görmeye çalıştım ama yoktular. Ne bakan, ne de müsteşar beyefendi teşrif buyurmuşlardı; üstelik Nazan Hanım senelerce başında bulunduğu müzenin bahçesini dostlarına verdiği veda partisi için bakanlıktan kiralamış, bakanlık ise 'Kiralamak da ne demek?' deme inceliğini tabii ki göstermemişti. Nazan Ölçer o gece belli etmiyordu ama eminim, kırgındı.Dostum ve aramızdaki ismiyle 'Bizans dilberi' Dr. Nazan Ölçer'e yeni hayatında daha büyük başarılar ve çok daha fazla ses getirecek sergiler temenni ediyorum.
    Etiketler:

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı