"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

Çakkıdı’yla mı coşulur yoksa Funda Arar’la mı?

Her zaman yazılarını ilgiyle okurum Naim Dilmener’in. Ama cumartesi günü Radikal’deki "yaz şarkıları" yazısı çok önyargılı ve muhafazakárdı.

Özellikle elmalarla armutları çarpıştırdığı şu cümlesi:

"Mor ve Ötesi, Rashit, Aylin Aslım, Yüksek Sadakat, Funda Arar dinleyip coşmamız gerekiyorken ’hoppidi hoppidi şaklatalım’ nidalarıyla mest olmuş durumdayız".

Niye böyle bir gereklilik duymamızı salık veriyor Dilmener, cidden anlamadım.

Bir kere Funda Arar’ın müziğiyle coşmak ne mümkün.

Mor ve Ötesi dans müziği yapmıyor, başka bir kulvarda, söylemeye bile gerek yok.

Ayrıca son albümleri önceki kadar iyi değil. Bu kez ilgi görmemelerinin nedeni apaçık budur.

Dilmener’in tüm bu isimlerin karşısına koyduğu şarkı "Çakkıdı", bir de "Afedersin". Yani Demet Akalın ve Kenan Doğulu.

Valla ne yalan söylemeli, iki şarkı da güzel coşturuyor. Hoppidi hoppidi hoplatıyor.

Ne var bunda? Nedir bu (hep aynı nakarat) önyargı?

"Bu şarkılar yüzünden sektör kilitlenmek üzere, plak şirketleri yakında farklı bir şey yapmak isteyene şans tanımayacak" cümlesine de katılmıyorum Dilmener’in.

Tam aksine, eskisine göre çeşitli türlerde müzik yapan daha fazla şarkıcı ve grup var artık. EMI Türkiye’nin son bir yılda çıkardığı yerli albümlere bakmak bile yeterli (Buz, Dorian, Aydilge, Hayko Cepkin).

Sözün özü, coşmak isteyen Demet’i, Kenan’ı dinliyor. Biraz derinlere dalmak isteyen de Mor ve Ötesi’ni, yahut Şebnem Ferah’ı (bakınız, geçen hafta tüm Açıkhava koro halinde Ferah’ın şarkılarını söyledi, az şey değil).

Müzik sektörünün kilitlenmesi ise başka bir sebepten: Artık albümler satmıyor.

Çünkü herkes şarkıları hoop bilgisayardan indiriyor. Ama dünyada da böyle, farklı değil.

Bu yüzden yurtdışında şarkıları albüm yaparak satma hadisesi rafa kalkıyor yavaş yavaş.

Herkes müziğini internetten satmaya başlıyor.

Biz ise hala "Çakkıdı’yla dejenere olur muyuz"un derdindeyiz.

Olalım bence, sakıncası yok: Azıcık alttan, azıcık üstten...

Nasıl geçti habersiz hafta sonu

The House Cafe hakikaten "büyümüş". Tamam, İstanbul’da sürüyle şube açtılar ama onlar bir şey değil. "Asıl şey", hafta sonu Alaçatı’da yaptıkları windsurf yarışıydı, nam-ı diğer House Cup.

Bu demektir ki The House Cafe daha büyüyecek, hatta Alaçatı’da bir şube açacak gelecek yaza.

Ya ben öyle algılıyorum ya da The House Cafe’nin bu yarış vesilesiyle bize algılatmak istediği bir şey var, çözemiyorum. Kafam karışık...

Yine de: Bir kafe durup dururken windsurf yarışı yaptırmaz, diyorum...

Bu arada bir başka büyüme hikayesi de Lucca’dan. O da Nişantaşı’nda yer arıyormuş kendisine ikinci şube için. Burjuva tipi Türk kafeler atakta yani, Starbucks ve Gloria Jeans’e inat deyip tekrar Alaçatı’ya dönelim, mevzu dağılmasın. Çağla Kubat da oradaydı tabii yarışlar için.

Mesut Yar bir ara, Kubat’a dair, "Çalışma hırsını annesinden almış" dedi. Yan bilgi verelim: Kubat’ın annesi profesörmüş...

Bir de dolambaçlı bilgi bahşedelim: Kubat’ın geçenlerde kapak olduğu Aktüel’e grup içinden bir yabancı rakip geliyormuş, o derginin adı da Newsweek’miş.
X