Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Büyük tesadüf: 600 yıllık yasak, 3 Ekim’de kalktı

Geçmişte bize karşı kurulmuş olan Haçlı Birliği’nin en önemli merkezi Venedik’teki tarihi tersane idi ve tersaneye bugüne kadar hiçbir Türk’ün girmesine izin verilmemişti. Tarih hafta başında garip bir cilve yaptı ve Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde yepyeni bir döneme girildiği 3 Ekim günü, Venedik’teki tersanenin bizlere asırlardan buyana kapalı duran kapısı sessiz-sadasız açıldı ve aralarında Türkler’in de bulunduğu bir grup tarihçinin mekánı gezmesine izin verildi. İşte, Haçlı hareketinin bu en güçlü kalesinin öyküsü ve şimdiye kadar hiç yayınlanmamış olan fotoğrafları...

TÜRKİYE’nin Avrupa ile ilişkilerinde yepyeni bir döneme girildiği 3 Ekim günü, İtalya’nın Venedik şehrinde Türkler’e yüzyıllardan buyana kapalı duran bir kapı da, sessiz-sadasız açıldı: Avrupa’daki ‘Türk’ varlığını ortadan kaldırabilmek maksadıyla eski asırlarda hiç durmadan faaliyet gösteren Haçlı Birliği’nin en güçlü kalesi olan Venedik’teki meşhur tarihi tersaneye, ilk defa bir grup Türk tarihçinin girmesine izin verildi.

Osmanlılar’ın Balkanlar’da varlık göstermeye başladıkları 14. yüzyılda Papalığın teşvikiyle kurulan Haçlı Birliği, İstanbul’u fethetmemizden sonra giderek güçlenmiş ve Türkiye’yi ileriki dönemlerde en fazla uğraştıran Avrupa ülkelerinin başında, o günlerde küçük ama bağımsız ve denizcilikte son derece güçlü bir devlet olan Venedik gelmişti.

Resmi adı ‘Sen Marko Cumhuriyeti’ olan ve o günlerin Akdeniz’inin en güçlü donanmasına sahip bulunan Venedik zamanla Türkiye’yi zorlayan bir rakip halini aldı. Venedikliler ile Mora’da ve Kıbrıs’ta uzun seneler savaştık, hattá 1571’de onlar tarafından denizcilik tarihimizin en büyük mağlubiyetini, yani İnebahtı faciasını yaşadık.

İkinci Selim’in tahtta bulunduğu 1570 yılında Kıbrıs’a asker çıkartmamız üzerine, Avrupa’da Venedik’in çağrısı ile 1571’in 25 Mayıs günü bize karşı yeni bir Haçlı Birliği kuruldu. Venedik’in öncülüğünde büyük bir de donanma hazırlandı, İspanya Kralı İkinci Filip’in gayrimeşru kardeşi Don Juan’ın kumandasına verilen donanma, Kaptan-ı Derya Müezzinzáde Ali Paşa’nın kumanda ettiği Türk donanmasının neredeyse tamamını aynı yılın 7 Ekim’inde, İnebahtı Körfezi’nde üç saat süren bir deniz savaşında yoketti.

ESİRLERİ ÖLDÜRDÜLER

Muharebede 200 kadar Türk gemisi battı, 20 bin askerimiz şehid düştü, 4 bine yakın denizcimiz de Venedikliler tarafından esir edildi. Ölü sayısının bu kadar fazla olmasının sebebi, gemilerinin isabet alması üzerine denize atlayarak karaya ulaşmaya çalışan askerlerimizi Venedikliler’in esir almak yerine öldürmeyi tercih etmeleriydi, hatta bu cinayetler ‘işi ucuza getirmek’ maksadıyla kurşun yerine mızrakla işlenmiş, suda can havliyle yüzen denizcilerimiz mızraklarla delik-deşik edilmişlerdi. Venedikliler, zaferden sonra tersanenin girişine, üzerinde ‘1571’deki deniz zaferinin hatırasına’ yazılı bir de anıt-kapı inşa ettiler. Bu kapı, mekánın girişinde hálen yükseliyor.

Venedik ile mücadelemiz, daha sonraki senelerde de devam etti. 1683’te başarısızlıkla neticelenen Viyana kuşatmamızdan sonra Avusturya, Lehistan ve Rusya tarafından kurulan Haçlı Birliği’nin en güçlü donanması yine Venedik’ten gelmişti. İtalya’daki bu denizci devlet ile mücadelemiz 1715’e kadar hiç kesilmeden devam etti ve o tarihte hálá Venedikliler’in elinde bulunan Mora Yarımadası’na hákim olmamızdan sonra bir daha karşılaşmadık. Venedik, 1790’larda Napolyon Bonapart tarafından ortadan kaldırılacak ve İtalya’ya dahil edilecekti.

İşte, bizi asırlar boyunca böylesine uğraştıran ve onbinlerce askerimizin canını alan Haçlı Birliği’nin donanması, Venedik’teki büyük tersanede inşa ediliyordu ve málum tersaneyi görmek, şimdiye kadar hiçbir Türk’e nasip olmamıştı.

İNALCIK’IN SAYESİNDE

Türkler, tersaneye asırlar sonra, Avrupa ile ilişkilerimizde yepyeni bir dönemin başladığı bu hafta başında girebildiler. İtalyanlar, Türk tarihçiliğinin büyük ismi Prof. Halil İnalcık’ın oluşturduğu akademik konferans programı çerçevesinde Venedik’te geçen hafta yapılan ‘Devletlerle İmparatorluklar Arasında Bábıáli’nin Akdeniz Egemenliği’ başlıklı bilimsel kongreye katılan 17 ülkeden 63 tarihçi için tersaneye bir gezi düzenlediler. Şu anda askeri bölge olan ve İtalyan donanmasının kullandığı tersaneye verilen özel bir izinle girebilen tarihçiler arasında kongreye katılmak üzere Venedik’te bulunan Türk akademisyenler de vardı. Tarihin en güçlü Haçlı karargáhı olan tersanenin bu sayfada yayınladığım fotoğraflarını, mekánı ilk gören tarihçilerimizden biri olan Dr. Erhan Afyoncu’dan temin ettim.

Geçmişte bize karşı kurulmuş olan Haçlı hareketinin bu en önemli merkezinin Türkler’e Avrupa maceramızın yepyeni bir şekil aldığı böyle bir dönemde açılmasının sıradan bir tesadüf mü, yoksa tarihin garip bir cilvesi mi olduğuna pek karar veremedim ama, işte málum mekánın hikáyesi ve görüntüleri...

Venedik’e adını veren azizin kemikleri Mısır'dan domuz fıçısında kaçırılmıştı

VENEDİK’in bağımsız bir devlet olduğu yıllarda kullandığı ‘Sen Marko’ adı, dört adet İncil’den birinin yazarı olan ‘Aziz Marko’dan gelir. Marko’ya ait olduğuna inanılan kemikler, bugün şehirde aynı ismi taşıyan meşhur kilisede muhafaza edilmekte ve kemiklerin Venedik’e getirilişi hakkında da, bir domuz hikáyesi anlatılmaktadır.

Aziz Marko, Hazreti İsa’nın getirdiği yeni dini halk arasında yaymaya çalışırken öldürülür, cesedi uzun yıllar bir yerden başka bir yere nakledilir ve müridleri tarafından nihayet Mısır’ın Akdeniz sahilindeki İskenderiye şehrine defnedilir.

Aradan asırlar geçer ve rivayetlere bakılırsa, Venedikliler, dokuzuncu yüzyılda Marko’nun mezarının yerini öğrenirler ve Rustico ile Buonu adlarındaki iki denizci İskenderiye’ye giderek Marko’nun mezarını açıp kemiklerini çalarak gizlice Venedik’e getirirler. Ama gemilerinin yolda Arap korsanlar tarafından soyulması ihtimali mevcuttur, bu tehlikeyi bertaraf etmek için kemikleri domuz etiyle tıkabasa doldurulmuş bir fıçıya gizler ve Akdeniz’i bu şekilde aşarlar.

Venedik’e 828 yılının 25 Nisan’ında gelen kemikler şimdi sahildeki Sen Marko Kilisesi’nde muhafaza ediliyor ve kilisenin girişinin hemen üzerindeki terasta da, İstanbul’u 1204’te yağmalayan Latin askerlerin şehirden çalıp götürdükleri dört adet meşhur atın aynı boydaki maketleri yeralıyor.

Málum konferansa gitmemekle meğer ne kadar iyi etmişim!

GEÇEN hafta başında málum Ermeni konferansı hakkında yazmış, konferansta suçlama, söylenti ve boş láf cinsinden herşeyin mevcut bulunduğunu ama böyle bir toplantıda en gerekli olan şeyin, yani tek bir ‘belge’nin bile várolmadığını söylemiş, Talát Paşa’nın bendeki özel arşivinden bir belge yayınlamıştım. Belge, Türkiye’deki Ermeni nüfusun 1915 olaylarının öncesinde ve sonrasında viláyetlere göre dağılımını gösteriyordu.

Yazım, Ermeni Kongresi’nde láfazanlık eden bir takım zevátı hiddetlendirmiş olacak ki, çok sayıda e-postadan tutun, gazete köşelerine kadar bol bol ithama maruz kaldım. Katılımcılardan biri, köşesinde iki gün boyunca benim sadece bir ‘belge toplayıcısı’ olduğumu yazdı ve işi ‘tarihe bakmayı bilmediğimi’ ve ‘anlamlandıramadığımı’ söylemeye kadar getirdi.

Bu iz’an fakirine yazımda sadece belge yayınladığımı ama belge hakkında ‘bilerek’ yorum yapmadığımı, yorumu okuyucuya bıraktığımı söylesem ve bu arada yayınladığım belgeyle ilgili olarak giriştiği kendi yorumunun da ‘yanlış’ olduğunu, zira belgeyi anlayamadığını söylesem acaba bir işe yarayacak mı, bilemiyorum!

Málum konferansın katılımcılarından olan, bana gönderdiği bir e-postada yazımı ‘hatalı’ ve ‘cahilce’ diye niteleyip ‘1979’dan buyana Osmanlı Arşivleri’ne gidiyorum’ iddiasında bulunan ve mesajına arşivde çalıştıklarını iddia ettiği bazı kişilerin isimlerini iláve eden hanıma da küçük bir hatırlatmam var:

Osmanlı Arşivleri’nde çalışma izni bulunan herkesin binaya hangi gün hangi saatte girdiği, ne zaman çıktığı, hangi konuda çalıştığı, hattá ne gibi belgeleri incelediği hep kayıtlıdır ve dolayısıyla 1991’den buyana arşive ayak basmamış olan bir kişinin ‘1979’dan buyana Osmanlı Arşivleri’ne gidiyorum’ demesi de yalandan ibarettir hanımefendi! Sizin ve isimlerini sıralayıp arşive gittiklerini iddia ettiğiniz kişilerden bazılarının arşivdeki çalışma kayıtlarını isterseniz buyrun, beraberce yayınlayalım ve arşive hayatları boyunca bir defa olsun adım atmadıklarını hep beraber görelim, var mısınız?

Málum konferansa ‘zaman kaybı’ endişesiyle gitmemekle ne kadar doğru bir iş yaptığıma, şimdi bir defa emin oldum!
X