Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bulgar ayrılıkçılar da davul-zurna ile karşılandı

Türkiye dejavu yaşıyor. 100 yıl önce Balkanlar’da başına gelenlerin neredeyse tıpatıp aynısı bugün Güneydoğu’da karşısında. Tek fark, ayrılıkçı çeteler dağdan inerken değil Avrupa’nın baskısıyla cezaevinden çıkarılırken davul-zurnayla karşılanıyor olmasıdır. Üstelik ayrılıkçılar ve karşılama ekibi Türk mahallelerinden geçerek gösteri yapıyorlardı.

DOĞAN Yurdakul...
Yaklaşık yarım asırdır gazetecilik yapıyor...
Ankara Hukuk Fakültesi mezunuydu. Paris Sorbonne’da yüksek lisans yaptı.
Geçen hafta Ankara Hukuk Fakültesi 1968-69 ders yılı mezunları olarak bir araya geldiler. Aralarında kimler yoktu...
Anayasa Mahkemesi üyesi Fulya Kantarcıoğlu, Prof. Ramazan Aslan, Prof. Haluk Günuğur, Prof. Erdal Onar, Prof. Celal Göle, Prof. Sabih Arkan, eski Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu, eski Orman Bakanı Nami Çağan, DGM’nin ünlü savcılarından Nuh Mete Yüksel, Yargıtay Savcısı Sami Özfırat vs.
Hemen hepsi 60 yaşın üstündeki yüz yirmi öğrenciye ilk dersi Ticaret Hukuku hocaları Prof. Dr. Ali Bozer verdi. Ardından kürsüye gelen Ticaret ve Bankacılık Hukuku hocaları Prof. Yaşar Karayalçın, “Eskiden herhangi bir vatandaş haksız olarak tutuklanıp bir gün hapis yatsa bütün hukukçuların vicdanı sızlardı. Tahliye kararı çıkınca bir saat fazla yatmasın diye cezaevine telgrafla bildirilirdi. Şimdiyse vatandaşlar iddianameleri bile yazılmadan aylarca hapiste yatırılıyor” deyip eski öğrencilerine bir soru sordu: “Hukukçular olarak hukukun bugünkü durumundan mutlu musunuz?” Amfide bulunan yüz yirmi öğrenci aynı yanıtladı: “Hayır!”
Doğan Yurdakul aynı soruyu önceki gün telefonda bana sordu: “Bu ülkede kaç çeşit hukuk var?” Bırakın teröre karışmış olmasını, yasadışı örgüt üyeliğine ilişkin yasalarda ağır cezalar varken, üniformalı PKK’lıların hemen serbest bırakılmasına sitem ediyordu. Bu durum yaşadığı darbe günlerine benziyordu. Siyaset yine hukuku çiğneyip geçiyordu işte... Bakınız... Bu sözleri eden kişi; genç yaşında Kürt sorununu dile getiren Doğu Mitingleri’ne katıldı; yazdığı “Kürt” sözcüğü yüzünden 12 Mart 1971 darbesinde Mamak Cezaevi’nde yattı, 12 Eylül 1980 darbesinde yazdığı yazılar yüzünden idamla yargılandı ve Paris’e kaçmak zorunda kaldı. Hep Kürt halkının yanında yer aldı; mücadelesini kalemle destekledi. Ama şimdi ortada hiç hoş olmayan bir durum vardı ve bu durum iki halkı birbirine düşürmek için sanki kasten yapılıyordu. Haklıydı... Bizim her şeyimiz aşırıydı; dün Kürt halkına yapılan baskılar da, bugün PKK’lıları karşılama törenleri de. Umarım zamanla normale döneriz; çünkü... İşte bu “çünkü”yü Doğan Yurdakul’a anlattım; sizinle de paylaşayım...
Enver’ler, Resneli Niyazi’ler...
İttihat ve Terakki mensubu subayların anı kitapları birbirinden çetin, birbirinden acı sahnelerle doludur.
Hepsi Balkanlar’da ayrılıkçılara karşı mücadele verdi. İttihatçılar zaten komitacılık metotlarını bu gerilla savaşı sürecinde öğrendi. Ve İstanbul’daki Sultan’a karşı aynı yöntemle zafer kazandılar.
Biliyorsunuz ki bu zaferin fitilini, dağa çıkan subaylar ateşledi. Enver’ler, Eyüp Sabri’ler, Resneli Niyazi’ler niye dağa çıkmıştı? Kuşkusuz temel neden sosyo-ekonomikti.
Ancak dağa çıkışın “politik psikolojisi” de vardı.
İşte bu psikolojik etnik yara, PKK’lıların karşılanma törenleriyle yakından ilgiliydi...
Balkan oyunu
Önce biraz geriye gitmemiz gerekiyor...
Osmanlı “93 Harbi” adıyla bilinen savaşta Rusya’ya yenilince 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı.
Bu yıkım antlaşmasına göre, Romanya, Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oldu; Karadeniz’den Ege Denizi’ne kadar inen koskoca bir Bulgaristan kuruldu.
Osmanlılara sözde Bosna-Hersek ve Arnavutluk bırakıldı ama buralarla bir kara bağlantısı yoktu; “Avrupa Türkiye’si” ikiye bölündü.
Kısacası Osmanlılar, Balkanlar’dan atılıyordu.
Ancak, Rusya’nın Balkanlar’daki nüfuzunu artırması, İngilizleri, Fransızları, Almanları, İtalyanları, Avusturyalıları telaşlandırdı.
Avrupalıların diretmesiyle 13 Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması imzalandı. Rusya’nın hâkimiyet alanı daraltıldı; Bulgaristan tekrar küçük bir prensliğe indirildi vs. Tabii bu arada İngilizler, oldubittiyle Akdeniz’in en stratejik adası Kıbrıs’a fiilen el koydular ama ayrıntıya girmeyelim.
İşin özü aslında şuydu: Avrupalılar endüstrileşmeyle birlikte dünyayı paylaşım mücadelesine girmiş; fakat “hasta adam” Osmanlı’nın nasıl pay edileceği konusunda bir türlü anlaşamamışlardı.
Tabii bu arada bu paylaşım savaşını meşru göstermek için, halkların hoşuna gidecek sözcükleri dillerinden düşürmüyorlardı: İnsan hakları, medeniyet, reform vs. Yani aynı bugünkü gibi...
Terör tırmanıyor
20’nci yüzyıl başında Balkanlar’daki ayrılıkçı örgütler terörü zirveye çıkardı. Neler yapmadılar ki; Osmanlı Bankası’nı havaya uçurdular; Selanik limanında gemi yaktılar; Vardar köprüsünü tahrip ettiler; birçok insanı kaçırıp fidye aldılar vs...
Balkanlar yanıyordu.
Örneğin sadece 1903 yılının üç ayında Makedonya’daki terör olaylarında, 5.328 Türk, 6.000 Makedonyalı öldü, 198 ilçe yakılıp yıkıldı, 71 bin kişi evsiz kaldı, 30 bin kişi yurdundan oldu.
Mehmetçik yangını söndürebilmek için dört yana koşup duruyordu.
Maaşını alamayan, soğukta kendini koruyacak kışlık giysi giyemeyen, hastalıklarla mücadele eden, silahına sürecek mermi bulamayan Mehmetçik o zorlu koşullarda var gücüyle ayrılıkçılara karşı mücadele verdi.
İlk dönemlerde zorlanan ve çok sayıda şehit veren Mehmetçik zamanla gerilla savaşını öğrendi.
Özellikle yeni kurulan Avcı Taburları, tıpkı komitacılar gibi dağlarda yaşayıp, istihbarat toplamaya, iz sürmeye, pusu atmaya başladı. Çete savaşında artık üstünlük Avcı Taburları’ndaydı.
Ama ne oldu dersiniz?
Avrupa “İnsan hakları ihlalleri var” deyip Balkanlar’da yeni bir güvenlik anlaşması dayattı.
Balkan güvenliğinden sorumlu Makedonya Müfettiş-i Umumisi Hüseyin Hilmi Paşa’nın yanına biri Rus diğeri Avusturyalı iki yardımcı subay verdiler.
Yeni kurulan jandarma biriminin başına ise bir İtalyan general ile 25 yabancı subayı getirdiler. Jandarma okullarının başına da yabancı subaylar atadılar.
Bitmedi...
Avusturya Üsküp, İtalya Manastır, Rusya Selanik, Fransa Serez, İngiltere Drama illerinin güvenliğinin sorumluluğunu üstlendi.
Böylece 1905 yılında Makedonya, adeta milletlerarası bir memleket görünümü kazandı.
Türk mahallesindeki gösteri
Avrupa’nın istediği güvenlik yapılanmasına rağmen terör bitti mi? Hayır. Üstelik...
Avcı Taburları’nın yakaladığı ayrılıkçı komitacılar yabancı subayların inisiyatifiyle serbest bırakılmaya başlandı.
Serbest bırakılmalarının amacını ise hep şöyle açıklıyorlardı: Toplumlar arasında barış sağlamak!
Barış sözcüğünün adı geçince akan sular duruyordu.
“Barışı sağlama” umuduyla cezaevlerinden salıverilenler davul-zurnayla karşılandı. Her salıverilme olayında kutlama yapıldı.
Ve bu gösterilere nedense hep Türk mahallelerinin içinden geçilerek başlanıldı.
Ne mesaj vermek istiyorlardı acaba?
Şaka gibi; dün sanki bugün! Yazdım ya dejavu!
Aynı bugün gibi...
Balkanlar’daki Türk köylüsü gibi Türk askeri de bu olup biteni şaşkınlıkla seyretti. Herkes suskundu. Kimse ne yapacağını nasıl davranacağını bilemiyordu.
Acı olaylar yaşanıyordu. Örneğin...
Yabancı subaya selam durmadığı için sokakta herkesin önünde kırbaçlanan Mehmetçik bunu onuruna yediremiyor, tüfeğini ateşliyordu. Gönüllü ölümdü bunun adı. O günlerde idam sehpasına gülümseyerek yürüdü Mehmetçik Halimler...
Ellerinden başka bir şey gelmediğine inanıyorlardı.
Subay direnişi böyle doğdu Balkanlar’da... Avcı Taburları’nda görevli Enver’lerin, Resneli Niyazi’lerin Eyüp Sabri’lerin niye dağa çıktığını sanıyorsunuz siz?
Politik psikoloji bilimi (üstelik kurucusu bir Türk’tür; Prof. Vamık Volkan) bilinmeden bu topraklar anlaşılamaz...

Paris’te bir Kürt Prensi:
KAMURAN BEDİRHAN

CEM Uzan’ın Paris’e kaçması bu dünya şehrini tekrar gündemimize getirdi.
Paris bizim toprakların sürgün başkentidir...
Son 150 yıllık tarihimizde ne çok kişi Paris’e gitmek zorunda kaldı.
Kimler yaşamadı ki bu zorunlu-gönüllü sürgünlüğü...
Siyasal sürgünlerden biri de Kürt derebeyi Bedirhanilerin torunu Kamuran Ali Bedirhan idi.
Kamuran Ali Bedirhan, 1895 yılında İstanbul’da doğdu.
Bedirhan Bey’in torunu; (Kürdistan Teavün ve Terakki Cemiyeti kurucusu) Emin Bedirhan’ın oğlu olan Kamuran Bedirhan, çocukluğunun büyük bir kısmını İstanbul’da geçirdi.
İstanbul’da -babası gibi- hukuk okuduktan sonra Almanya’da hukuk doktorasını aldı. Ancak Kamuran Bedirhan edebiyat üzerine çalıştı.
Siyasetle de ilgiliydi.
Bırakınız Kürdistan’ın Osmanlı’ya bağlılığını, özerklikten yana bile değildi. Mahkeme müfettişi babası gibi bağımsızlıkçıydı.
Nasıl Osmanlı’ya karşı Arapları ayaklandıran İngiliz ajanı T.E. Lawrence varsa, Kürtleri ayaklandırma işi de İngiliz ajan E.W.C. Noel’e verilmişti.
Binbaşı Noel’in yardımcılarından biri de Kamuran Bedirhan idi.
İşgalcilere karşı Anadolu’da isyan bayrağı açan Mustafa Kemal bu ekibin hedefi oldu. Sivas Kongresi’nde suikast düzenlediler. Başaramadılar.
Kamuran Bedirhan gıyaben idama mahkûm oldu. Binbaşı Noel sayesinde Suriye’ye kaçtı.
Kamuran Bedirhan hayatının sonuna kadar ateşli bir anti-Kemalist olarak yaşadı.
Şam ve Beyrut’tan sonra 1948’de Paris’e gitti. Doğu Dilleri Enstitüsü’nde (INELCO) öğretim üyesi oldu.
İlk Latince Kürt alfabesini hazırladı. Tevrat ve İncil’i Kürtçeye çevirdi.
Kamuran Bedirhan 1948’de neden Paris’e gitmişti?
Sorunun somut bir yanıtı yok.
Ancak...
6 Mart 1975’te İran-Irak arasında imzalanan Cezayir Antlaşması bir gizli ilişkiyi ortaya çıkardı: İsrail, 1948 yılından itibaren Kürtlerle yakın ilişki içindeydi.
MOSSAD, Sovyetler Birliği’ne yakın Irak yönetimine isyan eden Kürt lider Mustafa Barzani’yle temas halindeydi.
Bu gizli ilişkilerin Avrupa’daki merkezi neresiydi; Paris.
Paris’teki kilit isim kimdi; Kamuran Bedirhan!
Kod adı “Mösyö Prens” idi...
Kürt derebeyi olduğu için mi yoksa Polonyalı bir prenses ile evlendiği için mi “Prens” deniyordu? Bilmiyorum.
Bildiğim Kamuran Bedirhan’ın Paris’teki gizli ilişkilerinin artık açığa çıkmış olmasıdır.
Onunla ilk ilişkiye giren kişi İsrail Dışişleri Bakanlığı kurucusu Moris Fischer’di. Daha sonra İsrail’in Washington ve Londra Büyükelçisi Yahu Eylat’la dostluk kurdu.
Kamuran Bedirhan ile istihbarat ilişkisini İsrail Paris Büyükelçiliği’nin Yarbay Bin David, Albay Avzi Nerkis gibi askeri ataşeleri yürüttü.
İlişkinin ekonomik boyutu da vardı; Kamuran Bedirhan’a her ay 50 bin Filistin Lirası veriyorlardı. Paris’teki “Kürt Enstitüsü” de İsrail’in maddi yardımıyla kurulmuştu.
“Mossad” kitabının yazarı Şalom Nakdimon’a göre Kamuran Bedirhan İsrail casusuydu. İlişkileri üst düzeydeydi. 1963’te İsrail’e giderek Başbakan David Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir ve MOSSAD yetkilileri ile görüşmüştü.
Nitekim Bedirhan’ın ziyaretinden bir ay kadar sonra İsrail kabinesi MOSSAD’ı Kürt sorununu ele almakla görevlendirmişti. Mayıs 1963’te MOSSAD ve SAVAK başkanları arasında Tahran’da yapılan toplantının tek maddesi Kürtlere yapılacak yardım idi.
MOSSAD “Atina Operasyonu”yla Temmuz 1963’te Kürtlere ilk silah sevkıyatını başlattı, 10 bazuka ve mühimmattan oluşan yardım 18 Temmuz’da Kürtlere ulaştı. Sonra lojistik destek artarak hep sürdü.
Ayrıntılara girmeye gerek yok.
Kamuran Ali Bedirhan, 6 Aralık 1978’de Paris’te ölene kadar bu ilişki sürdü.
Peki, bu ilişki bugün kimlerle nasıl sürüyor?
PKK’lılar davul-zurnayla karşılanınca aklıma nedense hep Kamuran Ali Bedirhan geldi.
Sonuç...
Ortadoğu’daki çarpıcı her olayın mutlaka bir perde arkası olduğunu unutmayınız...

X