Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu zor dönemi aşarız

Türkiye'yi yönetenler çok değil iki ay susma sabrını gösterseler, inanın ki işler hızla düzelme yoluna girer.<br>

Ama nedense bizim politikacılarımız bu kritik dönemde susmanın erdemden öte bir zorunluluk olduğunu kavrayamadılar.

Önce Başbakan Ecevit hiç gerek yokken konuştu.

‘‘Derviş'le MHP arasında bir gerginlik yaşandığını, bunun düzelmesi gerektiğini, bunun için de gerekirse araya girebileceğini’’ söyledi.

Arkasından hemen Yılmaz sözü aldı.

O da ‘‘Eğer faizler düşürülemezse program hedeflerine ulaşamaz, onun için programda bir revizyon yapılabilir’’ dedi.

Ertesi gün veya aynı gün (Artık liderler sürekli konuştukları ve her ağızlarını açtıklarında çamlar devirdikleri için çetelesini tutamaz olduk) bu kez Bahçeli öyle laflar etti ki piyasalar allak bullak oldu.

Bahçeli, gazeteci arkadaşlara Derviş'e karşı Telekom'u bırakmayı Ecevit'e önerdiklerini doğruladı.

Bu sözleri, Türkiye'nin içine düştüğü bugünkü durumda deneyimli bir politikacının söylememesi gerekirdi.

Çünkü bu sözlerin ertesi gün piyasaları vuracağı belliydi.

Ama dedim ya Türkiye'deki politikacıların deneyimlisi de, deneyimsizi de konuşma hastalığına tutulmuş.

Enis Öksüz bile konuşmaktan vazgeçmedi; dün de aklına geleni söyledi ve Bahçeli tarafından istifa ettirildi. Bence, Bahçeli ilk kez bir lider gibi hareket etti.

* * *

Politikacılar susabilseler işler hallolacak.

Hiç başka yollar düşünmeye ve önermeye gerek kalmayacak.

Biliyorum, hepimizin kafası karışık, morallerimiz perişan.

Ama işte asıl böyle dönemlerde güçlü olabilmek önemli.

Ancak böyle zor dönemlerde demokrasiye sarılmasını bilen, demokratik ilkelerden ödün vermeyen toplumlar esenliğe çıkabiliyorlar.

Liderler konuşup halkın güveninin sarsılmasına yol açıyorlar, ondan sonra da dönüp halkın kendilerine güven duymamasından yakınıyorlar.

Umutsuz olmaya gerek yok. Biz bütün bu zorlukları, demokratik sistemi kazaya uğratmadan aşarız.

Yeter ki kulaklarımızı söylentilere tıkayıp işimize gücümüze bakalım.

Ülkemize, toplumumuza güvenelim.

Önceki gün İstanbul Üniversitesi'nin mezuniyet törenini izledim.

Tam 11 bin pırıl pırıl genç çeşitli fakültelerden mezun oldu.

O tabloyu gördüğünüz zaman, Türkiye için umutsuzluğa düşmenin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu fark ediyorsunuz.

O laik, demokratik cumhuriyete bağlı, aydınlık kafalı 11 bin gencin yüreğindeki umut ve coşku bu ülkeyi uçurmaya yeter de artar bile.

* * *

Ben gazeteci olarak 1971 ile 1980 ara rejimlerini yaşadım.

O nefret ettiğimiz telefonlar hemen her sabah gelirdi.

- Alo yazı işleri mi? Burası Selimiye basın irtibat burosu... Ben Başçavuş Recep.

- Buyurun başçavuşum.

- İsminiz?
(Bir süre sessizlik olur, çünkü başçavuş isminizi not ederdi.) Komutanlığın emridir. Şu, şu, şu haberler kullanılmayacak. Resim de yok. Bildiri daha sonra yayınlanacak.

Sonra telefon trak diye kapanırdı.

Sık sık da bazı arkadaşlar sıkıyönetim savcılığından çağrılırdı.

- Şu saatte savcılıkta bulunsunlar.

O saatte giderdi arkadaşlar. Askeri savcı, komutan adına sert bir fırça çektikten sonra serbest bırakırdı.

Bazen de birilerimizi gelip alırlar, Selimiye'de hücreye koyarlardı.

Önce sorgu, sonra mahkeme... Ardından ya askeri cezaevine gönderilir, ya da serbest bırakılırdık.

Ara dönemlerin mantığı, doğası budur.

Onun için herkes, içinde bulunduğumuz felaketten demokratik rejim içinde kalarak kurtulmak için çaba harcamalıdır.

İnanın bu kadar deneyimlerden geçmiş olan Türk toplumu bunu başarabilecek güçtedir.
X