Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu rakamları anlamadan AK Parti’yi de anlayamaz insan

BİZ köşe yazarları siyaseti çok kolay bir şey sanıyoruz; daha da fenası bizi okuyanlar da siyaseti, siyasi başarıyı veya başarısızlığı kolayca açıklanabilir, kısa kısa cümlelere indirgenebilir şeyler sanmaya başlıyorlar.

Oysa siyaset, daha doğrusu, seçim kazanmak veya kaybetmek, sanılandan da, takdim edilmeye çalışılandan da çok daha karmaşık şeyler.
Pek çok hata yapıyoruz ama yaptığımız en yaygın hata sanırım siyaseti, seçim kazanma-kaybetme sürecini salt ideolojik veya kültürel tutumlara bağlama indirgemeciliği.
Örnek vereyim: Yaşam tarzı tartışmaları... Bazılarımız salt yaşam tarzının seçimde oy verme davranışı üzerinde fazlasıyla etkili olduğunu düşünüyor, bunu yazıyoruz.
‘Hiç etkisi yoktur’ demeyeceğim, elbette bir etkisi vardır yaşam tarzı konusunun ama acaba ne kadar? Veya başlıca etken midir? Bence tartışmalı.
* * *
Daha Batılı, daha modern hayat tarzına sahip olanların kategorik olarak AK Parti’den uzak, buna karşılık daha muhafazakar hayat tarzına sahip olanların ise kategorik olarak AK Parti yandaşı olduğunu varsayan yazıları hergün ben de okuyorum, hatta belki yazdım bile.
Halka yakın olmak, size oy verecek insanlara benziyor olmak siyasi iletişimin ve siyasette başarının olmazsa olmazlarından kuşkusuz ama bu yakınlık ve benzerlik illa kültürel kodlarda olmak zorunda değil. (Öyle olmasının bir sakıncası da yok elbette.)
Şimdi size iki temel tablo vereceğim. Bunları geçen gün Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan aldım. Bu tablolardan birincisinde, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre bireylerin yoksulluğuyla ilgili bilgiler bir zaman serisi olarak veriliyor.

Bu rakamları anlamadan AK Parti’yi de anlayamaz insan

Dün de yazdım, dünyada ‘mutlak yoksulluk sınırı’ olarak kabul edilen kişi başına günde 1 dolardan azla yetinmek zorunda kalma hali, bir süre öncesine kadar Türkiye’de de görülen bir şeydi. Ama 2005’ten beri Türkiye’de mutlak yoksulluk sınırının altında kimse yaşamıyor artık.
* * *
Günde 2 doların altında kazanan bireylere baktığımızda, 2002’de nüfusun yüzde 3.04’ü bu durumdayken bugün bu kadar azla yetinmek zorunda kalan yoksullarımızın nüfusun yüzde 0.22’si seviyesine kadar gerilediğini görüyoruz.
En önemlisi, dünde 4 doların altında kazanan bireyler. 2002 yılında nüfusumuzun yüzde 30’u bu durumdaymış, yani sahiden yoksulmuş ama bugün günde 4 doların altında kazananlar nüfusun yüzde 4.35’ine kadar gerilemiş.
Evet Türkiye’de hâlâ yoksullar yaşıyor ama yoksul sayısı da azalıyor. Bu gerçeğe sırt dönerek Ak Parti’nin başarısını doğru tahlil edemezsiniz, o doğru tahlili yapamayınca da yerine geçmek için doğru stratejilere yönelemezsiniz. Siyaset, bilgiyle yapılan bir iş çünkü.
İkinci tablo, okunması zor olmakla birlikte birinciden çok daha önemli, çok daha anlamlı bir tablo.
Burada gayrı safi yurt içi hasıladan aldıkları pay bakımından en çok gelir edinen yüzde 10’luk nüfus grubundan en az gelir edinen yüzde 10’luk gruba kadar bir sıralama var ve yıllar içinde bu grupların gelirden aldıkları paylardaki değişimleri nominal rakamlar olarak görüyoruz.
En düşük gelir elde eden yüzde 10’luk nüfus dilimi 2002 yılında kişi başına 1650 lira gelir elde ediyormuş, 2008’de 4 bin 810 lira. Nominal artış yüzde 192.
2002 ile 2008 arasında toplam yüzde 90’a yakın enflasyon yaşandığı dikkate alınacak olursa, reel gelir artışı yüzde 100’ü buluyor.
* * *
Tabloda ilginç olan, en yüksek gelir alan yüzde 10’luk dilimin 2002-2008 arası nominal gelir artışının yüzde 90’da kalması, yani bu grubun enflasyona karşı kendini ancak koruyabilmiş olması.
Bu tablo, yaratılan gelirin, yaratılan refahın nasıl paylaşıldığını gözler önüne koyuyor. Bu paylaşımı doğru okumadan toplumu ve o toplumun geleceğe ilişkin beklentilerini de doğru okuyamazsınız, dolayısıyla seçim falan da kazanamazsınız.
Hayat tarzı önemsizdir demiyorum; en azından benim için önemli, kendimi bildim bileli sahip olduğum hayat tarzını korumak zorunda kalıyor olmak bile incitici.
Ama bu rakamlar da önemli.

Mutlu CHP seçmeni var mıdır?

GEÇENLERDE bir grup yabancı bankacıyla Türk siyaseti üzerine sohbet ederken, “Bu memlekette en zor bulacağınız şeylerden biri de mutlu bir CHP seçmenidir, hele sizin  dolaştığınız okumuş yazmış görece yüksek gelirli çevrelerde genellikle CHP seçmenleri bu partiye oy verdiği için mutsuzdur ama yine de gider verirler” dedim, şaka yollu.
Bu şaka üzerine masada bizimle oturan, hepsi de yurt dışında yaşayıp orada çalışan Türklere soruldu, hangi partiye oy verdikleri. Hepsi CHP’ye oy vermişti, hiçbiri mutlu değildi.
Bu durumun sebebini tahlil etmeye çalıştım. Bana göre, bu ülke o kadar uzun zamandan beri sorun çözmek yerine çözüm erteliyordu ki, en temel konularımız dahil hemen hemen her konuda siyasi tercih yapacak kadar bile marj kalmamıştı. Özellikle ekonomik program konusunda, bugün iktidarda AK Parti değil CHP olsa, muhtemelen onlar da aynı şeyleri yapacaklar, 2B yasası çıkarmak, özelleştirmelerde fiyat arttırmaya çalışmak, yabancı sermaye çekmek için ülke ülke dolaşmak zorunda kalacaklardı.
Ülkenin sorunları belli bir sisteme kavuşturulup çözüm yoluna sokuldukça, belki bizde de ekonomi politikalarında klasik anlamda sol veya sağ tercihler söz konusu olabilecek. Ama bütçeye baktığınızda hâlâ bu esnekliğin olmadığını, siyaset alanının çok dar olduğunu görebiliyorsunuz.
Bu böyle olduğu için, yani partiler ekonomik tercihleriyle öne çıkamadıkları için bizde siyaset kültürel alanda, hayat tarzları üzerinden yapılan bir popülizm yarışmasına dönüyor. Ekonomi yönetimi tercihleri ise yolsuzluk odaklı tartışmaların yaşandığı bir alan oluyor.
İşte bu siyasetin kültürel alanda yapılıyor olması sebebiyle de, esasen dar gelirli ailelerden gelen ama iyi bir eğitim alıp o eğitimi sayesinde bir üst sınıfa geçiş yapmış gençler, mensubu oldukları yeni sınıfın kültürel değerlerini benimsiyor, biraz da çaresizlikten CHP seçmeni oluyorlar. Çoğu bu hükümetin ekonomik politikalarından memnun, hatta dış politikasından da şikayetçi değil ama kültürel alanda AK Parti ile uzlaşmaz çelişkiler içinde.
Bunca lafı yazmamın nedeni, Ali Babacan’dan aldığım ikinci tabloyu, yani gelir dağılımı tablosunu yorumlama isteğim.
Tablo, dikkatle bakıldığında açıkça gösteriyor, geride kalan 6-8 yılda alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına doğru ciddi bir sosyal mobilizasyon yaşanmış. Bu eğilim bozulmaz da bir süre daha devam ederse, nüfusumuzun ekseri çoğunluğu artık orta gelir grubunda yaşıyor olacak.
O orta gelir grubunda yaşayanlar aynı zamanda bir ‘orta sınıf’ da olur mu? Buna herhalde biraz daha zaman lazım.
Ama zaman paradoksal biçimde AK Parti’nin lehine değil aleyhine çalışıyor.
Bu parti, zaman içinde kendi kültürel değerlerini de değiştirmeye, orta sınıf değerlerini benimsemeye, daha Batılı, daha modern olmaya, öyle olanı savunmaya zorlanıyor; çünkü seçmen çoğunluğu AK Parti öyle olsun istemese de, orta sınıf değerlerine doğru yolculukta.

Kılıçdaroğlu ümit vermiyor

BUNDAN tam bir hafta önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’da bir grup genç iş insanının konuğu oldu, onlarla yemek yedi ve sohbet etti.
Bu yemeğe katılanların bazılarıyla sohbet ettim, onlardan Kılıçdaroğlu izlenimlerini dinledim.
Gördüğüm kadarıyla pek çoğu da ‘mutsuz CHP seçmeni’ olan bu işinsanları grubu CHP Genel Başkanından hiç de memnun kalmamışlar, onun Türkiye hakkında bir vizyonu ve fikri olduğunu düşünmüyor hiç biri. Hatta bir tanesi, ‘Yarın CHP iktidar olursa hemen dolarları almak lazım’ bile dedi.
Kılıçdaroğlu, dış politika vizyonu sorulduğunda Atatürk’ün ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesinden, ekonomi sorulduğunda özelleştirmeye karşı olduğundan ama ülkeyi yüzde 7 büyüme hızına çıkaracaklarından söz etmiş ve yetersiz bulunmuş.
Benden söylemesi...

X