"Sıtkı Şükürer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sıtkı Şükürer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sıtkı Şükürer

Bu masada bizim de yerimiz var (2)


 

DÜN ne demiştik?
Daha güçlü bir demokrasi için geçmişte Türkiye’nin önüne çok fırsatlar geçti. Şöyle bir hatırlayın. Her iktidar değişiminde umutlanan halk, hükümetlere kredi açan halk ve buna rağmen “mağdurlar mezarlığı”nın giderek artan sayısı...


AK Parti’nin başlangıç söylemleri çok umut vericiydi.
“Biz mağdurlar” hepimiz aynı kuyudaydık.
Buradan tek tek çıkacaktık.
Muhafazakarlar en organize olanlarıydı.
Kırıp dökmeden iktidar olmayı becermişlerdi.
Kürtler şiddeti tercih etmişler, ülke çok ağır bir bedel ödemek durumunda kalmıştı.
Muhafazakarlar belki başlangıçta adı konmuş “kavle” uygun olarak, ikinci en hazır mağdur kitleye, “Kürtlere”, “ipi” uzattılar. Onların da kuyudan çıkma ihtimali belirdi.
Bu arada belirtelim, hala bazıları neden AK Parti ile BDP’nin daha uyumlu olduklarını çözemezler? Siyaset sosyolojisi zaten başka türlüsüne şaşırırdı.
Neticede mağdurlar dayanışacaktı.
Bu arada, azınlıklıklar da ihmal edilmedi.
Daha sırada kuyunun dibinde bekleyen daha pek çok mağdur vardı.
Kuyudan çıkma ihtimali beliren Kürtler, daha haklarına kavuşmadan, onlardan beklenen söylemlerine başlamışlardı bile.
BDP yöneticileri, özgürlüğün, kardeşliğin tüm Türkiye için geçerli olması gerektiğinden dem vuruyor, adeta 1970’lerin söylemiyle “Kürt halkının kurtuluşu Türk halkının kurtuluşundan soyutlanamaz” ilkesini sık sık dillendiriyorlardı.
Bu arada kuyunun dibinin sabırla sırasını bekleyen sakinleri de kıpırdamaya başlamıştı.
Muhafazakarlar, tıpkı Kürtler gibi Alevilere, Çingenelere, balkon konuşmalarında laik değerleri önceleyen insanlara hep güller dağıtmıştı.


Bu arada, yeni Türkiye ekonomik anlamda da bir ivme kazanmış, Cumhuriyetin içe dönük temkinli ekonomik modeli, yerini dışa dönük ekonomik ve siyasi bir modele terk etmeye başlamıştı.
Refah artıyor, raitingler yükseliyor, Anadolu kentleri zenginleşiyor, ülke geçmişi ile tarihiyle barışıyor ve son örneğine 1920’lerde rastladığımız şekliyle topyekün moralleniyordu.
Ancak umulmadık bir gelişme uç vermeye başladı.
Muhafazakar iktidar, kendini yaratan özgürlük ortamından, demokrasiden, şükran duyacağı, mutlu olacağı yerde, her nedense rahatsızlık duymaya başladı.
Tamam, Kürtlere yolu açan demokratik cesaret onların icraatıydı. Ama diğer pek çok konuda kendi doğrularının herkes için de doğru olacağı şeklinde eylem ve söylemlere başladılar.
İslamda Cemevi olmazdı.
Dindar nesil yetiştirmek gerekirdi.
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içebilirdik.
Uludere’de özür dilenecek bir durum yoktu.
Basın her daim sorumlu davranmalıydı...
Oysa bu ülke 76 milyondu.
İnsanların algısı değişmeye başladı.
“Gitti askeri vesayet, geliyormuş sivil vesayet” sorusu oluşuyordu.
Ülkenin eşit olduğunu zanneden insanları, ortada “sandık” olmasına rağmen kendini iktidar karşısında güçsüz hissediyordu.
Zira “ortadaki sandık” seçenek gerektirir.
Ne CHP, ne de diğerleri “Yeni Türkiye”yi okumaktan acizdi.

Özgürlükler, bireysel haklar, evrensel demokrasi, insan odaklı dünya...
Ağızlarına aldıktan sonra, virgülsüz “Ama ve ancak”larla içi boşaltılıyor, demode ve paslı görüşlerle ülke insanına iktidar umudu vermiyorlardı.
Tek parti zihniyetinin “tektipleştirici tedrisatının en ağır etkisine maruz kalmış kıyı insanları” adeta pusulasızdı.
Bahse konu “pusulasızlar” daha dünyevi olmayı tercih eden ve bu esasa göre oluşturdukları yaşam biçimleri ve kültürlerini korumak isteyen insanlardır.
Bugüne dair on milyonlara varan bu insanları temsil eden siyasi oluşum maalesef yoktur.
Bu kitleler için “CHP’ye sıkışmış seçmen” belirlemesi hiç de abartılı sayılmaz.
Türkiye sosyolojisinin siyasal anlamda en de organize kesimi, sayısal olarak çok önemli olmalarına rağmen bu insanlardır.
O yüzden tepkileri dağınıktır, sonuç alıcı değildir, demokrasi noksanı yılların etkisiyle en hazırlıksız bırakılmış insanlardır.
Taksim Gezi Parkı’nda ağaç eylemi ile başlayın bir süreçte...
Hiç de umulmayan bir şeyler oldu.
İnsanlar, özellikle bu insanlar “yeter artık” dedi.
“Bu masada bizim de yerimiz var.”
O “kıyı insanlarının” çok şeyin farkında olduklarını gördük.
Özellikle gençlerin, sosyal medya olgusunun yarattığı iletişimle hayret ve hayranlıkla izlediğimiz değerler filizlendirdiklerini idrak ettik.
Kimileri naif tepki verdi, kimileri gençliklerine yakışan dik başlıydı.
Özetle; özgürlüklerini tehdit altında hissettiler ve bir güç olduklarının farkına vardılar.
Şimdi “soru” bundan sonra ne olacağıdır?
Bakın, kişisel görüşümdür, bugün Türkiye’nin özgürlük, kardeşlik, huzur talebini en iyi okuyan partinin BDP olduğunu düşünüyorum. Henüz bozulmadılar ve en deneyimliler.
Sırrı Süreyya Önder’den Ahmet Türk’e, Osman Baydemir’den Selahattin Demirtaş’a belki de mağdur olmanın getirdiği makuliyetle, tüm ülke için 21. yüzyıl demokrasisine yakışan en değerli sözcükleri onlar sarf ediyorlar.
Şayet biz bugünden yarına bakacaksak, kimin geçmişte hangi şartlarda ne söylediğine takılmayıp, tüm ülkeyi kavrayan duruşu sergileyenlere dikkat kesilmemiz gerekiyor.
Bakın, BDP bu haliyle bir etnik parti görünümünde, şayet tüm ülkenin özlediği özgürlükçü bir paydaya genişletebilirse, hem kendileri, hem ülke bütünlüğü, hem de Türkiye demokrasisi için muazzam bir fırsat oluşacaktır.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI