"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Bu kızı yeniden küçültmeliyim

‘Uyusun da büyüsün ninni tıpış tıpış yürüsün ninni’yi dinleyerek ayağımızın yatağın ucuna tıpış tıpış yaklaştığı yıllarda, kafamızdaki soru işaretleri bambaşkaydı. Cevapları bizi tanımlamaz, doğru ya da yanlış yapmaz, başka soruları beraberinde getirmezdi.

Önemli olan sorularla cevaplar değil salıncaklarla doğum günleriydi. Kontrol etmeyi henüz öğrenmediğimiz çene kaslarımız vardı. Onları erken yatmamak ya da annemizin bir yere gitmemesi için titretip dururduk arada bir.

***

Paramız yoktu ama o yıllar parayla saadet olmazdı. Müzik zevkimiz bizi kıro falan yapmaz, duyduğumuz herhangi bir şey bizi neşelendirip dans ettirirdi.

Biraz daha büyümek bizi olsa olsa sevindirirdi. Parmaklarla gösterdiğimiz yaşımız bize pek de şeker gelmez, okulun en büyük sınıfına gelmediysek bir anlam taşımazdı.

Beslenme çantamızdan çıkan yemeklerin kalorilerini hesaplamaz, öğretmene bu ekmeğin kepeklisi yok mu diye sormazdık.

Aşkımızı saklamaz, defterimize koca koca yazar arkadaşlara yayardık. Karşılık bulamazsak bulana dek ısrar eder, sevilmeye değmez biri olduğumuzu düşünüp psikoloğa gitmezdik.

Büyüdükçe bizi ne yaparsak yapalım seven anne ve babamız sabit kaldı, geri kalan her şey değişti.

***

Arabamızda giderken dinlediğimiz ‘bu kızı yeniden büyütmeliyim’ şarkısıyla gözlerimiz hemencecik doluverdi. Geçmişimizde kırdığımız ve bizi kıran erkekler defterlerden ve kalplerden silinmiş ama sayfada içeri gömülü bir ‘kurşun’ kalem izi kalmıştı.

Defterlerimizin kapağına yapıştırdığımız adı, soyadı, sınıfı artık bizi tanımlamaya yetmiyor, bir sayfalık c.v. gerekiyordu.

Büyümemize rağmen ‘büyüyünce’ kelimesiyle başlayan cümlelerimiz bitmek bilmedi. Bitmedi çünkü küçükken ileride yapmak istediklerimizle şu an yaptıklarımız bir türlü örtüşmüyordu.

Biraz daha zaman verilse ‘aferin’i duymamız kaçınılmazdı.

Günler günleri kovalamıştı işte ve biz yetişkinliğe yakalanmıştık. Koca kız olmuştuk. Rahatlamak için yoga ve meditasyon yapmanın, zayıflamak için biraz ‘light’ yemenin, eğlenmek için biryerlere gidip bir ‘drink’ almanın vakti gelmişti.

Ve tam Ally Mc Beal, Sarah Jessica Parker ve Madonna birleşip ‘Transformers’ı oluşturmuş üstümüze üstümüze geliyordu ki...

Bahar geldi.

***

Böyle bir günde insan laptopuyla adı ‘Kelebek’ olan bir yere, ‘hey gidi günler hey’ özetinde bir yazı yazamazdı. ‘İçimizdeki çocuğu kaybetmeyelim’ de bahar kadar taze değildi. Aslında herkes çocuk daha iyiydi. Arada bazen kendi kendime oynadığım bir oyun geldi aklıma. Kendini ve herşeyi aşırı ciddiye almış birini göz yanılsaması yaparak çocuk gibi görme oyunu. (Ben buna veriyorum oyumu). Hahaha. Böylece konuşmaları ve hareketleri sevimsiz ve geçimsiz olsa da ‘çocuk işte!’ oluyor bir anda.

***

Yani durum şu: Bir sürü küçük ve büyük insan -tamamen bir çocuk cemiyeti- oyun oynuyoruz. Bir şeyleri ciddiye alma oyunu. Erkekler savaşçılık kadınlar evcilik ya da kadınlar savaşçılık erkekler evcilik aman işte bahar geldi yormayın beni.

Üstümde bahar yorgunluğu ve hafif polen alerjisi hapşırıklar içinde güneşin altındayım...

Yürümeyi biliyorum ama bazen emekliyorum, annemin kucağına yatıyorum, düşene gülerim, barbunya yemezsem ağlarım, en sevdiğim yer kırtasiye, anlamak istemediğim şeyleri anlamam, istediğim şeyi parmakla gösteririm, kaşlarımı çatıp bir köşede ilgi beklerim, gece yatmadan süt içerim, sevmediğim insanlara ‘aptal’ derim, en sevdiğim renk pembe.

İstersem çocuk da yapmam, kariyer de...

Hapşuu!

Siz de görün.
X