Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Bu ayıp temizlendi mi?

    Hürriyet Haber
    20.03.1998 - 00:00 | Son Güncelleme: 20.03.1998 - 00:01

    8 Ocak 1996'da polisler tarafından dövülerek öldürülen gazeteci Metin Göktepe davasının tutanaklarından, İstanbul-Aydın-Afyon arasında ketedilen 15 bin kilometre yoldan, TBMM komisyonu raporundan, gelin İstanbul'da Dolmabahçe

    Sarayı'nın boğaz manzaralı bahçesine konuk olalım.

    Tarih 24 Temmuz 1997. Gazeteciler Bayramı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kürsüden sesleniyor. ‘‘Metin Göktepe olayı devletin bir ayıbıdır.

    Bu ayıp temizlenmeli...'

    Oysa, Cumhurbaşkanının ‘‘Devletin ayıbı’’ dediği Göktepe olayında, ayıpların ardı arkası hiç kesilmedi.

    1968'in 10 Nisan'ıydı. Sivas'ın Gürün ilçesine bağlı 30-35 haneli Çipil köyünün toprak damlı evlerinden birinde dünyaya gözleri açan bir bebeğin çığlığı yankılandı. 30 yıl sonra ‘‘İnsanlar bir çiçektir, öldürülmez’’ diyen kadın yedinci çocuğunu doğurmuştu. Ailenin reisi Alevi dedesi Yusuf, oğluna isim vermekte zorlanıyordu. 13 isim yazıp kura çekti. Mehdi çıkmıştı ama o kütüğe yazdırırken Metin dedi.

    Yusuf Dede, kütüğe Metin yazdırmıştı ama Mehdi diye çağırıyordu oğlunu. Köylüler neden Mehdi dediğini sorduklarında sanki 30 yıl sonrasını görür gibi ‘‘Benim oğlum ölmeyecek, yani kaybolacak göğe çıkacak’’ yanıtını vermişti. Yusuf dedenin ‘‘Kaybolacak’’ dediği oğlu 8 Ocak 1996'da gözaltında öldürülen Metin Göktepe'ydi.

    Metin Göktepe 1989'dan bu yana öldürülen 29 gazetecinin sonuncusuydu. Yargıca ‘‘Ben anneyim. Elinizi vicdanınıza koyun. Sizin de evladınız var. Mahşere kadar elim yakanızda’’ diyen Fadime Göktepe, son iki yılda tamamen ağaran saçlarını yemenisinin altına sıkıştırıp, daha yaşına girmeyen torunu Metin'i şefkatle kucağına aldı. Mütevazı evinin, oğlu Metin'in fotoğraflarıyla dolu köşesine çekildi. 30 yıl önce oğlu Metin'i kucakladığında yüreğini dolduran sevginin acıya dönüştüğünü duyumsadı. Duvarda asılı gülümseyen fotoğrafına bakıp Metin'in İstanbul'a gelişini düşündü. Büyük oğlu İbrahim babasından dayak yediğinde İstanbul'a amcalarının yanına kaçmıştı. Sonra İhsan, İbrahim ve Paşa gelmişti taşı toprağı altın kente. Ardından tüm çocuklar İstanbul'un yolunu tutmuş 1979'da ise Metin'le en küçük oğlu Aziz'i alıp İstanbullu olmuşlardı.

    Metin'in polisle tanışması da İstanbul'a geldiği ilk gün olmuştu. İbrahim garajda karşıladığı anne babasını eve yerleştirdikten sonra Metin'i alıp bir arkadaşıyla görüşmek için kahvehaneye gitmiş, polisin bastığı kahvehanede gözaltına alınmıştı. 11 yaşındaydı. Yıllar sonra gözaltında öldürüleceğini kim bilebilirdi?

    SEN FAZLA KONUŞTUN

    Hasip Dinçsoy İlkolu'nu bitiren Metin'in Esenler Lisesi'ndeki öğrencilik yılları hızla geçmiş, 1989'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'ne kayıt yaptırdığında ileride ‘‘Gazeteci’’ kimliğini taşıyacağı mesleğine de ilk adımını atmıştı. Öğrencilik yıllarında Gerçek Dergisi'nde çalışmaya başlamıştı. Sonra Evrensel Gazetesi'nin muhabiriydi...

    Birgün, gazetenin İstihbarat Servisi'nde, dört gün önce Ümraniye Cezaevi'nde ölenlerin cenaze törenini izleyecek muhabirler görev dağılımı yapıyorlar. Metin cenaze törenini izlemek için arkadaşlarıyla Adli Tıp önüne gidiyor. Cenazeler Alibeyköy'e doğru yola çıktığında Metin öteki gazetelerden arkadaşlarıyla konvoyun peşinde. Alibeyköy'e gelindiğinde polis barikatı gazetecileri durduruyor. Gazeteciler Murat İnceoğlu, Kerem Ilgaz, Satı Kaya ve Metin'i durduran polisler kimlik kontrolü yapıyorlar. İki komiser muvaniyle konuşurken esmer olanı Metin'e ‘‘Sen fazla konuştun gözaltına alıyorum’’ diyor. Aynı şekilde Kerem Ilgaz da gözaltına alınıyor. Çalıştıkları gazete soruluyor: Kerem'in Cumhuriyet Gazetesi yanıtı serbest bırakılmasına, Metin'in Evrensel Gazetesi yanıtı ise 700'e yakın kişinin gözaltına alındığı Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürülmesine neden oluyor. Ölüm yolculuğu burada başlıyor. Sonrası cop, tekme, dayak, Adli Tıp Raporu'na göre ‘‘İnce uzun ve künt bir cisimle kafasına vurulan yedi darbe ve tekmeyle kırılan kaburgalardan dolayı ölüm’’

    GAZETECİYE ÖZEL MUAMELE

    ‘‘Bu gazeteci. Buna özel muamele yapın’’ Eyüp Kapalı Spor Salonu dev bir gözaltı karakoluna dönüşmüştü. Gruplar halinde getirilenler polis otobüsünden indirilip coplanarak salona alınıyordu. Aralarında biri vardı ki ‘‘Ben gazeteciyim’’ diye bağırıyordu. İşte sihirli sözcük buydu. O halde ‘‘Özel muameleyi’’ haketmişti.

    Göktepe'yi öldüren dayağı dava dosyasından aktaralım. Hem de sanık polislerin ifadelerinden...

    Yalçın Aydeniz: ‘‘Ben Metin Küşat'la görev yaparken polis arkadaşım Şuayip Mutluer geldi. Şahısların kim oldğunu sordu. İkimizde onların basın mensubu olduğunu söyledik. Bunun üzerine arkadaşım Şuayip Mutluer zıplayarak gazetecilerden birinin sırtına vurdu. Gazeteci Metin Göktepe'yi arkadaşlarım Saffet Hızarcı, Fedai Korkmaz, Murat Polat ve Şuayip Mutluer kapalı spor salonunun altında bulunan koridora indirerek dövmüşler’’ Şuayip Mutluer ‘‘Ben o andaki tansiyon yüksekliği ile kesin hatırlamamakla birlikte şu şahsa vurmuş olabilirim. Kesin gördüğüm, diğer çevik kuvvet görevlilerince bu şahsa vuruluyordu.’’

    Metin Küşat: ‘‘Evrensel Gazetesi muhabiri olduğunu söyleyen şahsın sırtına polis arkadaşım Şuayip Mutluer koşarak ve zıplayarak tekme vurdu.’’ Olayın görgü tanıkları da bu anlatımları doğruluyor. Örneğin tanık Deniz Özcan ‘‘7-8 polisin bir kişiyi coplarla dödüğünü, dövülenin ‘Ben gazeteciyim, Evrensel muhabiriyim' diye bağırdığını, polislerin de bu gazeteci buna özel muamele dediklerini’’ anlatıyor.

    Davada kaplumbağa hızı

    9 Ocak 1996. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe'nin gözaltına alınmadığını, gözaltı kayıtlarında adının bulunmadığını açıkladı. Başbakan Tansu Çiller de Metin'in gözaltına alınmadığını söyledi. İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise ‘‘Evet gözaltına alınmış ama kayıtlarımızda gözükmüyor. Bize gelen bilgiler duvardan düşerek öldüğü şeklinde’’ açıklamasını yaptı.

    7 Şubat 1996 İçişleri Bakanlığı'nın soruşturması sonuçlandı. Müfettişlerce hazırlanan 38 sayfalık fezlekede suçlarını itiraf eden 49 polisin yargılanması istendi.

    8 Şubat 1996 İstanbul İl İdare Kurulu, 48 polisin yargılanmasına karar verdi. 48 polis Danıştay'a başvurdu. 3 Nisan'da Danıştay itirazı reddetti ve 48 polis hakkında dava açılmasına karar verdi.

    30 Mayıs 1996. İstanbul 6'ıncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde 48 polis hakkında dava açıldı. Mahkeme ilk duruşma için 15 Temmuz tarihine gün verdi. 5 Temmuz'da Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın talebi üzerine Yargıtay 10'uncu ceza dairesi İstanbul'da güvenlik sağlanamayacağı gerekçesiyle davanın Aydın'a nakledilmesine karar verdi.

    18 Ekim 1996. Aydın'da ilk duruşma yapıldı. Sanıklar katılmadı. Duruşma 29 Kasım'a ertelendi. 4 Kasım'da 1996 Aydın Valiliği ve savcılığının müracatı üzerine Yargıtay davayı Afyon'a nakletti.

    27 Aralık. 1996 İçişleri Bakanı Meral Akşener, yargılanan ve daha önce açığa alınan 11 polisi görevlerine iade etti. Kamuoyunun yoğun tepkisi üzerine 14 Ocak 1997'de polisler yeniden açığa alındı.

    6 Şubat 1997. Afyon'da ilk duruşma Kapalı Spor Salonu'nda yapıldı. 11 Nisan'daki ikinci duruşmada savcı dokuz polisin tutuklanmasını istedi. Mahkeme bunlardan beşi hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi.

    24 Temmuz 1997 Mahkeme Başkanı Kamil Şerif'in izinli olması nedeniyle duruşmaya Fatma Nilgün Uçar başkanlık yaptı. 11 Nisan'da tutuklanan beş polis aylardır meslektaşlarınca yakalanamamıştı. Mahkeme savcının istemine uyarak dört polis hakkında daha gıyabi tutuklama kararı verdi. Başbakan Mesut Yılmaz kamuoyunun yoğun baskısı üzerine gıyabi tutuklu polislerin bir iki gün içerisinde teslim olacaklarını açıkladı.

    28 Temmuz 1997. Gıyabi tutuklu sanıklar Seydi Battal Köse, Şuayip Mutluer, Fedai Korkmaz, Murat Polat, Burhan Koç ve Selçuk Bayraktaroğlu Afyon Savcılığına teslim oldular ve cezaevine kondular. 2 Ağustos'ta Metin Küşat, İlhan Sarıoğlu, Saffet Hızarcı da teslim oldu.

    15 Eylül 1997. Mahkeme heyetinde değişiklik oldu. Fatma Nilgün Uçar yerine izinden dönen Kamil Şerif başkanlığındaki mahkeme iki duruşma önce tutuklanan dört polisin tahliyesine karar verdi. Metin Küşat, Fedai Korkmaz, Burhan Koç, Murat Polat cezaevinden çıkışlarında MHP yöneticilerince kurban kesilerek ‘‘Türkiye sizinle gurur duyuyor’’ sloganlarıyla karşılandı.

    9 Ekim 1997. Tanık Deniz Özcan ve Ali Ekber Palabıyık Afyon'daki duruşmada sanık polisleri teşhis etti. 6 Kasım'da Mahkeme Başkanı Kamil Şerif ‘‘Tarafsızlığımı yitirdim’’ diyerek davadan çekildi.

    25 Aralık 1997. Tutuklu sanıklardan Emniyet Amiri Seydi Battal Köse, itiraflarda bulundu. Metin'i döven polislerin adlarını verdi.

    12 Mart 1998. Son savunmalar yapıldı.






    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı